Etiketler

, , , , , , , ,

Geçtiğimiz yıllarda bir ödül furyası dolaşmıştı blog dünyasında. Aday gösterilen kişi, kendisine sorulan soruları yanıtlayıp bir başkasını aday gösteriyordu. Beni de davet eden, son derece onur verici yorumlar ve yazılarla karşılaştım. Ancak pek de hoş olmayan günlerden geçtiğim için ve hiç yazı yazamaz hale geldiğim için istemeden de olsa davete yanıt veremedim ve sizleri kırmışsam diye de çok korktum. Oyunlara bayılırım ama pek oynayabilecek zamanlar değildi. Oyununuza katılamadığım için özür dilerim.

Her şey zamanında güzel, ama yine de kendimce bir sözüm vardı, biraz müsait olduğumda bu soruları toptan yanıtlayacağıma dair. Bildiğim dört kişi vardı beni ödüle aday gösteren. Fark etmediğim birisi varsa ondan da özür dilerim. Gerçekten çok zaman ve emek isteyen bir çalışma ve ben de kısa kesebilen bir insan değilim. Sorulan soruyu net anlatmazsam, sorana saygısızlık etmiş olduğumu düşünüyorum. Zaten bu yazının boyundan da görüleceği üzere, uzuuuun uzun anlattım her bir soruyu. O yüzden 44 soruyu da yanıtlasam ölürdük hepimiz 🙂

Yıllar önce bir öğrencim en sevdiğim şarkıyı sorunca algılamıştım oradan çoktan uzaklaştığımızı. Bulamadım cevabı! Gençlikte ne kolaydı oysa anket defterlerine yanıtlamak bu soruları. Favori şarkım… En sevdiğin aktör… Elinde tek bir ilaç olsa kime verirdin… Hiçbirinin cevabı yok şimdi bende. Bir sürü hayat deneyimi, öğrenme çabaları ve karmakarışık bir kafa var artık düzenlemeye bile çalışmadığım. Yaşlı amcalar çok konuşur ya (ki ben pek severim dinlemeyi), kendimi öyle hissettim bu güzel soruları yanıtlamaya çalışırken. Hiçbirinin tek bir yanıtı yok ki kafamda. En doğrusunu süzüp sunmaya çabaladım. Umarım çok uzatıp oyununuzu ikinci kez bozmamışımdır. Zaten şimdiden fazlasıyla uzun olduğu için beşer soru yanıtladım ve bazı soruları birleştirip ortak konu başlığı atında açıklamaya çalıştım. Geciktiğim için tekrar özür dilerim…

ALBARAZ (Veni, Vidi, Vici, 30.11.2020):

Yarın birlikte yemeğe çıkma şansınız olsa, hangi yazarı seçerdiniz? Cümbür cemaat çıkardık herhalde! Böyle bir yazı yazmıştım da bana onu hatırlattı. Şaka bir yana, bu benim de çok düşündüğüm bir soru. Harika ürettiğini düşündüğüm birçok kıymetli yazarın iç dünyası rengarenk olsa da dışı pek gri göründüğü için yemeğe gidesim gelmiyor. Yazın dünyasının duayenleri liste dışı kalıveriyor o yüzden. Bazılarını da çok sevsem de “ne konuşacağım ki ben onunla” diye eliyorum, lükse bak! Bana anlatacaklarıyla ve aniden yaşatabileceği heyecanlarla keyifli birilerini düşünüyorum ve aklıma Sadun Boro geliyor hep. Ağzımın suyu akarak dinlerdim.

Ailenizden biri siz çocukken size kitap okur muydu? Kitap okuyanım yoktu ama annem bana masallar uydururdu. Öyle ciddi bir hayal gücü ürünüydü ki o hikayeler, ağzım açık dinlerdim yana yakıla. “Sonra çaydanlık oradan köşeyi dönmüş ve ne görmüş!” türünden heyecanlı ifadelerine vurgundum. Bir de evdeki kitaplar beni çok baştan çıkarıyordu. Onları okuyabilmek için can atıyor, resimlerine bakıp kendim yazıyordum kafadan. Bir an önce okumaya başladım zaten. İlkokuldan önce ben gazete okuyordum.

Kitapların önsözlerini okuyor musunuz, geçiyor musunuz? Kitabı bitirdikten sonra okuyorum. Yani daha çok sonsöz gibi oluyor benimkisi. Henüz ermediğim bir zevk hakkında birilerinin önden beynime müdahale etmesini sevmiyorum. Aynı şekilde, kitap arkası okumayı da sevmem film fragmanı seyretmeyi de. Hatta, öğrenciler hakkında dosya oluşturup bir sonraki yılın öğretmenine teslim etme fikrini de reddetmiştim, öğrencilerimi kendim tanımayı tercih ettiğim için.

Sayfanızda veya başka mecrada yazarken oto-sansür uyguluyor musunuz? Evet.

Kendi aileniz yazılarınızı okuyor mu? Annem okuyor. Babam yok zaten. Kardeşim çok çalıştığı için pek fırsatı olmuyor, ama ben özellikle rica ettiysem okuyor. Eşim zaten ilk kurbanım. Her yazımı önce onun kontrolünden geçiririm benim farkında olmadan yaptığım bir yamuk var mı diye çünkü ben birçok zaman toplumun genel düşünce yapısına ters düşebiliyorum ya da bilmediğim sosyal kurallar olabiliyor ve yanlış bir şey yapmış olabileceğimi hiç fark etmiyorum.

***

FUNDANUR (Çiçeklerle Sanat, Ocak 2021):

Gerçekleştirmek istediğiniz ama gerçekleşmeyen hedeflerinizden bir tanesi nedir? Denizci olup dünya turuna çıkmak istiyordum örneğin.

Şu an yaşadığınız yerle ilgili sevdiğiniz 2 şey nedir? Sevmediğiniz 2 şey nedir? Çocukluk düşüm Antalya’da yaşadığım için çok fazla sevdiğim yönü var. Kışın denize girmesi, dağları, kendi halkının güzelliği örneğin. Sevmediğim yanı ise dostlarımın Ankara’da kalmış olması ki bundan bu şehri nasıl sorumlu tutabiliriz bilmiyorum 🙂 Ama yaz kalabalığı konusunda kesinlikle kenti suçlayabiliriz!

Ziyaret amaçlı gittiğiniz ama asla geri dönmek istemediğiniz yerler oldu mu? Neden? (“Eğer dünyada ülke seçme şansınız olsa hangi ülkede yaşamak isterdiniz” sorusuna da yanıtım olsun) Turistik amaçlı gidip de “burada yaşanabilir” dediğim yer Lizbon olmuştu. Bangkok’a da bayıldım (ve insanına), ama tüm Tayland diyemiyorum örneğin, çünkü Phuket filan benlik yerler değil. Gerçi Hong Kong’taki gibi, insanın insana saygısını gün boyu net biçimde gördüğünüz her yerde yaşamaya kayıyor gönlünüz. Yüksek Lisans yaparken ABD’de geçirdiğim süreçte de öyle rahatlamıştım ki dönüşüm biraz sancılı olmuştu. Ama o deneyimdeki hisleri pek kolay kolay anlatamayacağım bir-iki cümleyle…

Hayatta bir rol modeliniz oldu mu? Neden onun gibi olmak isterdiniz? Bir tane isim verebileceğimi sanmıyorum çünkü genelde, görüştüğüm herkesin (ya da varlığından haberdar olup bir yönüne hayran kaldıklarımın) hoşuma giden yanını modellemeye çalışırım. Daha genç yaşlarda yani henüz kişiliğimi yerleştirmeye çabaladığım sekansta, daha tanınan isimlerden de oldu tabii örnek aldıklarım. Özellikle güçlü ve dobra kadın imajıyla kalbime taht kuranlar elimden tutup bu günlere getirmiştir beni.

İkisi de milli içeceklerimizden olan çay mı kahve mi seversiniz? Neden? Kolay soru mu?! 🙂 İkisini de ayrı ayrı severim! Güne bir bardak suyun ardından Türk kahvesiyle başlarım. Gün boyu çay içerek çalışırım. İyi demlenmiş çaya bayılırım! (Kötüsüne verilen üç kuruşa bile içim yanar.) Öğleden sonra bir bardak filtre kahve içerim ya da üşenmişsem hazır kahve. Aslında tam bir içecek insanıyım. İçilebilen ne varsa sever ve içerim desem yeridir. Yemekle hiç aram yoktur ama ne yaparsam yapayım bir yandan da sürekli bir şeyler içme derdindeyimdir.

GÜRCAN ŞEN, Ph.D (Dünya İşlerim, 25.09.2020):

Hedeflediğiniz okuyucu kitlesini tanımlar mısınız? Bir tanımla yola çıkmadım aslında. Birilerine ulaşabildiğimi düşünmek hoşuma gidiyordu sadece. Hani “bunun için fark etti ama” hikayesinde olduğu gibi. Bir kişi bir kişidir diyerek… Sonra, aşk-meşk grubunu fark ettim. Yani “ben onun için ölüyordum ama o beni görmüyorduuu…” yaşını geçtiğim için, o düşünce yapısına takıldığı dönemini yaşayan kişilerle pek aynı düzlemde buluşamayız. Şu andaki fikir genişlememle eklenenleri ise şöyle açıklayabilirim: Koskoca bir yazıyla yüreğinizi parçaladığınızda, sırf kendisi de görünsün diye altına bir alkış ya da baş parmak emojisi koyanlardan hoşlanmıyorum. Yazdıklarınızı gerçekten okuyup farklı bir bakış açısına kapısını aralamış gençlerden bahsetmiyorum tabii. Diğer grubun yaptığı, biraz kendini beğenmişçe ve kusura bakmasınlar ama az da saygısızca geliyor bana. Şu an genelde, aynı yaş grubunda ve bakış açısında olduğumuz insanlar var gibi sanki yazılarımı düzenli okuyan kişiler arasında. Yani bu konuda da insan sadece beğenilere ve yorumlara bakarak fikir yürütebildiği için anca böyle diyebiliyorum. Belki de farklıdır…

Yazınızı, araştırmanızı veya görsel çalışmanızı tanımadığınız insanlarla paylaşmak sizce neyi ifade ediyor? Olumsuz yorum ve eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? Bunlar sizin çalışma ritminizi ve moralinizi nasıl etkiliyor? İki soru birleştirme hakkımı kullandım yine çünkü tanımadığınız insanlara bir ürün sunduğunuzda, gelebilecek her türlü tepkiye hazır olmalısınız. Bu bir cesaret en nihayetinde. “Bak, ben ne yapıyorum” diyerek ortaya çıkıyorsunuz ve bu durumda, gelebilecek her yanıtı olağan bulmalısınız. Söylediğim kadar kolay olmadı bunu hayata geçirebilmem elbet. Fazla gururlu bir aileden geliyorum. Çok kırılgandım yola çıktığımda. Yazarların da yorum yapanların da küfür etmesini asla hoş karşılayamıyorum örneğin. Fikrinizi dayandırdığınız temelleri açıklarsanız yanıt verebilirim anca. Küfre ne diyeyim? Ama yine gençler yol gösterdi bana ve eğitti bu konuda. Özellikle kanalı olan gençlerimizin, muhteşem işler çıkarsalar da video altına yazılan berbat yorumları zerre kadar kafalarına takmadıklarını görmek ve hatta daha da motive biçimde çok daha iyi videolarla geldiklerini gözlemlemek bana birçok şey anlattı. Zaten kırk yılda bir rastlıyorum böyle bir duruma kendi sayfamda. Özellikle Sırp kadınlarına dair yazım gibi yazılara, yani nispeten sivri olanlara; erkek çocuklarından, ulusu konusunda uç görüşleri olanlardan, ne dediği bile belli olmayan saçma sapan yorumlar gelebiliyor. Başlarda çok demokrat olduğum için onları da yayınlamam gerektiğini düşünüyordum yani onları koymazsam dürüst olmayacakmışım gibi geliyordu. Ama yine eşim aklımı başıma getirdi. “Bu senin blogun. Sana yakışan şekliyle görülmesidir doğru olan” dedi. Haklı. Küfürler olan bir sayfayı ben şahsen bir daha ziyaret etmek istemezdim. Ve bana yakışmaz bunları yayınlamak. Yani gerçek dünyaya dair kurallarınız ne kadar net olursa olsun bu yeni medya türü konusunda da kendimizi yeniden eğitiyoruz.

Okuyucuların tepkileri beklentilerinizi karşılıyor mu? Daha iyi tepkiler alıyor olmak beni güdülüyor. Bazen çok dağınık yazdığımı ya da anlatmaya çalıştıklarımın basit kaçtığını düşünüyorum ama o kadar güzel yorumlar geliyor ki motivasyonum ivme kazanıyor. Eşim çok sık hatırlatmaya çalışır bir takım şeyleri biraz farklı gördüğümü ama benim bünyem herkesi aynı görmekten vazgeçemedi bir türlü. Yaptığım her şeyi zaten herkesin yapabiliyor olduğunu düşünüyorum hep. Oysa bu, herkesin, Sayın Gürcan Şen’in hafızasına sahip olduğunu kabul etmek kadar yanlış oluyor belli ki.

Takipçi sayısı sizin için ne ifade ediyor? Takipçilerinizi arttırmak için özel bir çaba sarf ediyor musunuz? Aslında normalde, hiçbir şey ifade etmiyor derdim ama blogunuzdaki hareketlilik, başka insanlara ulaşmanızı sağlayabildiği için önemli oluyor. Çok güzel yazılar yazan bir kişiye ulaşabilmeniz için bir dizi yoldan geçiyorsunuz örneğin. İşte benim için oralarda lazım bu rakamlar. Çünkü herkesin blogu var ve ötekilerin arasından sıyrıldığına sizi inandıracak bir şeylere daha ihtiyaç duyuyorsunuz. Benim için en önemlisi içerik elbet ama, başka kriter de gerekiyor sonrasında. E dolayısıyla, benim de aynı sınavdan geçtiğimi kabul etmem gerek. Dünyamızın vardığı nokta kesinlikle gerektiriyor takipçi artırımı (ve tanıtım) çalışmalarını, ama benim bunları sistematik yapabilme becerim yok diyeyim kısaca. Düzenli olarak sosyal medyada paylaşımda bulunanlara hayranım örneğin. Ben bilmem kaç ayda bir yapıyorum, o da bir işe yaramıyor. Vaktim olduğunda WordPress’i açıp okuyabildiğim kadar yazı okuyorum. İngilizcem de olduğu için yerli-yabancı fark etmiyor. Coşkulu da bir insan olduğumdan, okuduğum yazı beni heyecanlandırdıysa anında klavyeye sarılıp yorum yazıyorum. Bu şekilde sayfama dönen çok oluyor. Başta bu beni rahatsız ediyordu, şu “takibe takip” işinde olduğu gibi, sonra bıraktım bu düşünceyi, çünkü o zaman rahat hareket edemiyorum. Yani çaba gerekse de ben sarf edemiyorum, gayet safiyane tavrımla olan oluyor. En azından şunu anladım: Başlarda, bazı bloggerların sayfasında standart olarak gördüğüm profilleri (beğenenleri) ben çakma hesap sanıyor ve bir süre sonra o yazarlara kızıp takip etmemeye başlıyordum, ama öyle değilmiş. (Belki de öyleymiş, bilmiyorum 🙂 )

Blogunuzun sizi nereye ulaştıracağını düşünüyorsunuz? Zevke… Mutluluğa… Güzel insanlara… Gelişime açık yüreklere… Kafamı rahatlatmaya… Yazarken içinden geçtiğim düşünme-araştırma süreci ve de yazıya gelen yorumlar sayesinde daha ileri düzey öğrenmeye… Daha çok insan tanımaya… Yalnız olmadığımı görüp rahatlamaya…

İSMAİL FİRDEVSOĞLU (Çok Okuyup Az Yazan, 11 Ocak 2021):

Blog yazmayı neden başlamayı düşündünüz? Sizi yazmaya iten neydi acaba? Blog başlatmayı hiç düşünmedim aslında. Sürekli yazı yazıyordum zaten de blog gibi bir platformda yayınlamayı düşünmüyordum. “Herkesin var zaten, ben bari eksik kalayım” düşüncesindeydim, ama bir gün, moralim biraz düşükken kendime bir armağan vererek yükselmeye gereksinim duyduğum bir zamanda aklıma bu geldi ve öyle başladım.

Eğer kafanızı biraz dağıtmak isterseniz ne yapıyorsunuz? Yazmak dışında neler yapmaktan hoşlanırsınız? Bu iki soruyu birlikte ele almak istedim. Yürüyüş bana çok çok iyi geliyor ama şu iki yıldır yürüyüşler de acı çeker gibi oldu insanlardan kaça kaça ve maske taka taka. O yüzden eski tadını vermiyor. Puzzle çok severim (yapboz). Beni en rahatlatan şeyse dostlarla bir araya gelip kahkahalarla sohbet etmek ama epeydir bu da olamıyor maalesef. Dans severim ama edemiyorum… Seyahate bayılırım ama eskisi kadar mümkün olmuyor… 😦

Gezmek mi okumak mı izlemek mi? Hangisi daha bilgilendirici olur sizin için? Çılgınca kitap okuyan bir seyahat aşığına sorulunca bu soru, yanıtlamak da zor oluyor 🙂 Çok gezentiyimdir. Bundan edinimlerim anlatamayacağım kadar çok oldu. Ama öğrenme serüvenime okuyarak başladım. İlkokuldan önce okuyordum. Üniversiteyle birlikte insanları izleme keyfim başladı. Ankara’da bir simitçiye oturup gelen geçen herkese bakmak ve öykülerini tahmin etmeye çalışmak gibi bireysel keyif sporları yapıyordum bolca. Yani cevap D: Hepsi 🙂 Daha bilgilendirici olanı; merak, ilgi, vizyon demek istiyorum sanki. İhtiyaç duyuyorsanız, sayılan ve sayılmayan tüm yollara atlıyorsunuz öğrenmek yahut içselleştirmek için; gezmek, okumak, izlemek, denemek, …

İnsanlık tarihinde hangi olayın hiç yaşanmamasını isterdiniz? Çok var bundan… (Ya da hiç yok…) Örneğin çağlar boyu sürmüş olan Katoliklerin Protestanları, Protestanların da Katolikleri toptan öldürmeleri gibi okumaları pek anlayamıyorum tabii ama her olay yaşandığı tarihte yaşanmak durumunda kalmış olabiliyor. Bireysel olarak savaş karşıtı olsam da bir savaşın içindeyseniz mecburen sizin de bir harekette bulunmanız gerekmesini yadsıyamayacağım gibi sıkıntılı bir durum bu. Bugün sosyal medyada bile yabancı birisi Türklere saldırırsa birden kendinizi çılgınca savunurken buluyorsunuz (kendisiyle aynı fikirde de olsanız). Tarihi yorumlamak zor ve insan ne kadar yorum yapmaya çalışırsa kendini o kadar cahil ve dar görüşlü hissediyor. Sorgulamalar zinciri… Yıllarım Afrikalılara üzülerek geçti, derslerimde işledim kıtalarından çalınıp Amerika’ya getirilerek köleleştirilmiş dostları. Çok acılar çektiler. Onların torunları arasında Amerikan rüyasını en kralından yaşayanlar var. Çılgınca zengin ve avantajlı. Ana kıtada kalsalar eremeyecekleri bir refahı yaşıyorlar. Ama refah mıdır bu gerçekten? Güzel doğalarında mutlu mutlu bırakılsalardı daha iyi olmaz mıydı? Belki bunu duysalar bana kızarlardı “gelişmemizi istemiyorsun” diye… Anlamak ve anlamlandırmak için çok sınırlı beynim. Sanırım benimki daha çok bir merak: Onlar olmasa (yaşananlar öyle değil de başka türlü yaşanmış olsa) nasıl bir film senaryosunu çekiyor olurduk diye düşündüklerim yani. Çünkü insan dediğimiz nefsin aç gözlülüğü, hırsları ve dediğim dedikliği devam ettikçe ‘his story’ de ‘yaşanmamasını istediğimiz’ olaylarla dolu olacaktır. Bir de yaşarken farkına varılmaması ama yıllar sonra bir kitaptan okuyunca daha net görülmesi gerçeği var. Metaverse gibi yenilikleri henüz algılayamadan zevkle dahil olmamız gibi. Salgından dolayı her şeyi yıkamak için çılgınca akıttığımız sular, boca ettiğimiz kimyasalların çevreye kattıklarını şu an pek düşünemeden -kendimizi koruduğumuz- gibi…

Hayatta her zaman yine yaparım, yapmak isterim dediğiniz şey nedir? Tüm dostlarımı (artık konuşmadıklarım da dahil) tanımayı. Hayatımda çok güzellikler yaşandığını düşünüyorum şükür duyduğum, ama dostlar hariç diğer ayrıntıların hepsi, tarih konusunda anlattıklarım gibi geliyor bana. O olmasa başka bir şey olacaktı ve daha farklı bir hayat yaşamış olacaktım. Hatta bu düşünce beni çılgınca heyecanlandırmıyor değil 🙂 Yazılar da yazmıştım bununla ilgili.

AYGÜN TERTEMİZ:

Beni aday göstermemiş olsa da sorularını çok sevdiğim Aygün Hanım’dan da yanıtlamak istedim affınıza sığınarak:

“Neyi seversen o olursun”diyor Osho. Buna göre siz kimsiniz? Coşku.

Çalışmalarınız sizinle konuşsaydı neler söylerlerdi, kendilerini nasıl hissederlerdi? Gururlu ve rahatlamış hissederlerdi, ama çok da kızarlardı uzun zamandır yazmadığım için. “Daha tutarlı olmalısın” derlerdi. “Hayatta en çok bize önem ver” de diyebilirlerdi.

Hayata yeniden başlama şansınız olsaydı tüm anılarınızı kaybetme pahasına bu teklifi kabul eder miydiniz? Neden? Hayır. Anılarımı seviyorum her haliyle. Ama daha çok şundan kaynaklanıyor sanırım “Hayır” cevabı: Bu yaşandı zaten. Yeniden olmaz. Sunum yapmadan önce provasını yapan insanlardan bile olamadım hiç. Çünkü prova yaptığımda sunumu yapmış kabul ediyor kendisini beynim ve gerçek sunum sırasında zorlanıyor, hepsini zaten anlattığını sanıyor. Şarkı nakaratlarının iki kere söylenmesi bile sıkıyor beni. Aynı yoldan geri gitmemek için bayağı uzatabilirim ve hatta “gittiğim yolu dönmek zorunda bırakma beni” diye yakarırım sıklıkla. O kadar sevmiyorum yani. Hani birçok insan der ya ah çocukluğuma dönsem diye… Nasıl sıkıntı verir bana bu cümle bile anlatamam. Yani bitti onlar. Yeni sayfalara bakalım. Kısacası, anılarımı kaybetmek çok ürkütücü, ama ben daha çok sorunun ilk kısmıyla gerilmişim sanırım 🙂

Bir kitap karakteri olacaksınız ve kendi yaşantınıza geri dönemeyeceksiniz. Kimi tercih edersiniz? Zorba.

Hepinize tekrar tekrar teşekkür ederim…