Bizim Köyün Yumurtası Meşhur

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bugün 27 Ocak 2023 Cuma. Beyrut’ta üçüncü günümüz. Aylardır burada yaşıyor gibiyim. Bizim köy!

Dün odadan çıkarken temizlikçiler bağrışıp duruyordu yan odayı temizlerken. Başlarındaki adam “sorry” demişti. Bugün gelecek olan yok belli ki. Kavga da yok. Ama dolanıp duruyorlar ve o da sıkıyor adamı. Gece boyu doğru dürüst uyumadım zaten. Ağrılarım dinmiyor. Dün aldığımız tanımadık ilacı içmeye cesaret edemiyorum. Saat dört civarı hep hareket oluyor binada. Dün altı buçukta da ezanla bir uyanış olmuştu. Sekizde mutlaka bir elektrik gidip tekrar açılıyor ve o da tak tuk yapıyor. Velhasıl pek uyunmuyor bu güzelim pofuduk yatakta. Dün videomu paylaşınca arkadaşlar “ne güzel cosy bir yer” demişti. Gerçekten de öyle ve yatak da çok rahat ama işte uyunmuyor… Koridorda dolanan oluyor. Kapının tüm çerçevesinden holün ışığı komple içeri süzülüyor. Biri geçecek mi diye gözlerimi dikip kaldığımı sonradan fark ediyorum. Bu arada bir yerden tık tık tıp tıp ses gelip duruyor. Yandaki fingirdek Araplar geldiği gibi klima açmıştı (donuyor olmalılar, restoranlarda da harıl harıl ateş yakılıyor). Senaryoları yazdım elbet. Gıcıklığına klimayı açık bırakıp gittiler ve o da har har har har elektriğe yüklendiği için patlamak üzere! Mekancıya mesaj mı atsak? Gibi… Bende senaryo dolu! Uykusuzluk da eklenince yaratıcılıkta sınır tanımıyorum.

Fatih de kalkınca, dün Grab’n Go’dan aldığımız Arap kahvelerinden birini açtık çakma kahve yapalım diye. Ucuzdu orada. Bir tane sade bir tane de kakuleli kahve aldık. Kakulelisini açtık. Pek bir şeye benzemedi tadı ama olsun, anmış olduk o kokuyla.

Balkondaki masayı içeri taşıdım günlüğümü yazayım diye. Güneş öyle çok ki! Beynin yanıyor.

Eşim de ilk sabah tanıdığımız pideciye gitti. Ne varsa toplayıp gelmiş: Domatesli (veggie), çift peynirli, zaatarlı (adı neyse artık) pide, küçük kare şeklinde kıymalılardan dört tane. Dün hellim de almıştık Grab’n Go’dan, bolibife çok yakışır diye. Yedik de yedik, yedik de yedik. Koca Beyrut’ta akşamları yiyecek bir şey bulamayıp aç yatmaktan olabilir mi acaba? 🙂 Müzik dinledik.

Sahlep içtik. Tadını çok sevdim burada satılan hazır sahlebin. Suyla karışıyor hem. Sosyal medya paylaşımları yaptık. Yarın çıkacağımız için yeni yer baktık. Burayı uzatmayı düşünmüyoruz pek sevmediğimiz için. Günlüğümü yazdım da yazdım.

Ev modundayım tam! Hiç çıkasım yok bugün. Sıkıldım herhalde bizim köyden (hemen mi?!). Ancak yan odaya biri girip çıkıyor boyuna. Ve de balkonda oturuyor. Ve sanırım otuz sigara içti. Daha diğer detayları vermeyeyim ama rahat edemedik sonuçta. Anlamadım nasıl bir yer. Çalışan delikanlılar mı kullanıyor odaları bilemedim. Dışarı çıkabilmemiz için iyi motivasyon oldu gerçi.

Dörde doğru attık kendimizi sokağa. Hem bir yerlere gidelim diyoruz hem de boş ver sonra gideriz, light bir gün geçirelim diyoruz. Hassan ile gezme fikri eşime cazip gelmiyor. Zaten geç oldu. Değil üç yer ikisi bile meçhul. Teleferik kapalı bu arada. 23-27 Ocak arası bakımdaymış. Gerçi dün ben Hassan’a sormuştum. Arabayla da çıkılabiliyormuş teleferiğin gittiği yere. Ama eşim teleferiğe binmek istiyormuş. Eh… Dolanalım bari sadece. Belki bugün yiyecek bulabiliriz doğru düzgün…

Kaldığımız binanın arkasına doğru döndük bu kez farklı yoldan gidelim diye ama doku değişti aniden ve hiç tekin gelmeyince Ermeni Caddesine geri döndük.

Her gün iki kez yürüdüğümüz aynı yolu merkeze doğru tepmeye başladık. Dün karanlıkta bayıldığımız ama fotoğraf çekemediğimiz için “tekrar gelmeliyiz” dediğimiz yoldan (dümdüz yani) devam ettik oraları gündüz gözüyle görelim tekrar diye. Dün akşam da buranın tekin olmadığını düşünüp rahatsız olmuş ve “keşke buraya girmeseydik” demiştim ama şimdi bambaşka, işlek, insanlı, canlı bir yer olmuş. Tuhaf kent!

Bir yemekçi bulduk! Bayıldık! Nihayet ilk kez geleneksel yemekçi görüyoruz: Le Chef Gemmayze. Tıklım tıklım içerisi, yer yok. Girip konuştuk tatlı bayanla. Menüyü gösterdi, yardımcı oldu. Fiyatlar makul.

Gelelim bir ara. Bugün içinse, bu saat itibariyle tek planımız şu: Hamra’ya gitmek, Tipsy’de birer kokteyl ve oradaki barmen Jad’in önerisi olan arka sokaktaki yemekçi. Henüz hala Lübnan yemeği yemedik maalesef. Herkes Barbar diyor. Biz bir tane Barbar var sanmıştık. Zincir bunlar. Birçok yerde var ve pek sevimsiz görünüyor mekanlar da çalışanlar da. Hiç de otantik durmuyor ayrıca ve verdiği de shawarma ile falafel. Direniyoruz. Fakat işte burası Ürdün gibi değil mesela. Öyle çarşıyı, halk yiyecekçilerini, restoranları bir arada bulabileceğin bir çarşı yok gibi hiç. Bende de bir ağırlık var. Ülkemde olsam dalacam birilerine. O moddayım.

Sokağı bitirip El Emin Camine gelince ilk gün gitmediğimiz üst yoldan gidelim Hamra’ya bu kez dedik (hani çocuk “daha kısa ama sevimsiz ve tehlikeli” demişti ya).

Egg dedikleri binayı gördük bu sayede (aşağıda detaylı bilgi verdim yazının sonunda).

Çok şık bir sokak ve enfes katedral keşfettik. Bugün baktım netten. Adı St.Gregory’s Armenian Catholic Cathedral imiş. Ermeni çok ülkede. Bu yapı da Lübnan’daki Ermeniler için yapılan ilk Katolik kiliseymiş.

Karşıya geçmiş gidiyorduk ki caddenin sevimsizliği, araba bolluğu ve yukarı doğru giden hattın ne yöne çıktığını kestirememezlik bizi yine merkeze yani sağa (Batıya) doğru döndürdü. İlk gün çocuğun söylediği “o taraftan gitmek biraz tehlikeli araba, maraba, şu taraftan giderseniz ise daha uzun sürer ama daha güzel yoldur” dediğindeki anlamı şimdi çıkarıyorum.

Tren yolu, gar ya da tramvay durağı sandığımız yere geçsek mi diye durmuş bakınırken trafikte bir gürültü koptu ve terk edilmiş sandığımız bir kulübeden polis çıktı. O zaman algıladık geçmeye çalıştığımız yerin dikenli tel rulolarıyla çevrili olduğunu. Burada ilginç bir hal var gizliden. Bomboş sandığınız yerden bir öbek asker çıkabiliyor. Yukarı giden caddenin altında da (karanlık köprü altı) beş-altı tank kümelenmişti hiç çaktırmadan. Ve askerler tabii. Ayrıca insanların yüzündeki bakış aniden değişebiliyor. Birisine biraz uzun ve donuk bakarsan, onun gözlerinin de seni taradığını görüyorsun. Flörtöz değil elbet. Sakatlık var mı tarayışı. Saldırmam ya da savunmam gereken bir durumda mıyım taraması sanki. Bu ani gelişmeyle ben son sürat yürümeye başladım. Alışkanlık… Ama yolun ortasındaki yol (demin geçmeye çalıştığım kısım) öyle süslü ki durup bakmamak mümkün değil.

Fotoğraf çekmeye epey çekiniyorum ama. Birileri öfkeli bir düdük sesiyle beni uzaklaştıracakmış gibi geliyor. Alışkanlık… Dayanamayıp durduk yine. Çizimlere bakmaya, yazılanları okumaya başladık. “Let Lebanon live before I die” yazıyor örneğin. “Wall of Revolution” diyor bir diğeri. Anladık ki United Nations Office imiş tren istasyonu sanıp geçmeye çalıştığımız yer. Gerçi buraya yaklaşırken, ileriden de binasını görmüş ve “vaaay Beyrutlular bu saatte hala çalışıyor, bir de Araplara tembel derler” demiştik. Kim bilir nereliymiş o çalışanlar 🙂

Korkumdan arınmışım o arada. Fotoğraflayarak geçip bitirdiğimiz duvarın devamında dikenli tel balyaları ve betonlarla kapatılmış yollar kuşattı bizi. Hayda! Her yer kapalı.

Geri mi gideceğiz diye hayıflanıyordum ki eşim oralardan gelen bir-iki kişiyi gösterdi. Hala diyorum ki “çalışanlardır onlar.” Ergen kızlar nerede çalışacaksa… “Soralım o zaman polise” dedim ama geçerken polis kafasını bile kaldırmadığı, bize hiç bakmadığı için biz de kasmadık, konuşa konuşa devam ettik. Bildiğin, hayalet kasabaya geldik aniden. Ghost-town! Her yer bomboş. Bir felaket olmuş ve herkes olduğu gibi bırakıp koşarak oraları terk etmiş görüntüsü. Kentin göbeğinde. Kocaman binaların ortasında koskocaman ama bomboş yollar. Resmi plakalı bir araç durup hoş bir yaşlı çift indirdi bir binanın önünde. Belli ki devletin resmi yapıları onlar. Solda tarihi kalıntılar gördük ve hemen oraya dönüp merdivenleri çıktık (kendimizce gizli bir şekilde). Tarihi Roma Hamamı harabesi! OMG.

Kuş sesleri de muazzam. Burada ilginç bir kuş var ötüşü muhteşem. Bir araştırmalı. Kuşlarla ezan karıştı sonra ve biz yolun devamındaki polislerli barikatları geçip karşıdaki souklara el sallayarak (bizim köy gibi aşinayız artık ya buralara) sola dönüp Hamra’ya yöneldik. Omar Daouk Caddesi. Yine aynı yerden aynı karanlıkta geçmek zorunda kaldık…

Şu Bab Idriss tabelası olan hoş köşeyi dönüşümüzü anlatıyorum. Orada nefis bahçeli çok hoş bir yapı var. O da bir kilise olabilir. Diğer Maronite Kilisesini önceki bölümde anlatmıştım zaten. Eski binalar ayrı güzel, modern yapılar bambaşka. Mimari harikası bir kent bu. Öyle böyle değil. Sırf yapılar turu gerçekleştirilmeli. Belki de vardır tabii. Biz ikimizse Lakkis Farm isimli koca yerin önünden cep telefonu ışığımızı sallaya sallaya (bunu yapmayı yaşlı bir amcadan öğrendik) karşıya geçip sağdaki kapkaranlık sokağa döndük. Duvarların tepesindeki dikenli tel balyalarının altından eğilerek Hamra’ya kadar koşturduk. Ateş eden yok elbet ardımızdan. Tuvaletimiz var 🙂 Para bozdurmamız gerekiyordu ama uğraşabilecek halde değiliz. İlk plan Tipsy’de bir kokteyl üstü arka sokakta yemek yemekti. Tipsy’ye koşarak attık kendimizi.

Huzura erince birer içecek istedik. O arada eşim karşı otele geçip oda sordu. Caramel Boutique Hotel’de fiyatların makul olduğunu görmüştük bugün netten. Peşin öder kalırız dedik ama efendim sadece dolarla alıyorlarmış ödemeleri. Gecesi 60 Dolar. Dört gün olursa 55 yaparım demiş. Aslında yine dolar olarak elden verebilirsen (banka aracılığıyla değil) makul, ama biz hem gıcıklandık işte hem de, ilk gün beğendiğimiz yerden şimdi hoşlanmadığımıza karar verdik aniden. Girişi bar oranın ve tavla oynayandan bilmem neye kadar gürültü patırtı.

Biz Tipsy’ye sessiz ve kimse yok diye oturuyoruz. Orası bile yordu bugün bizi. Biraz rahatlayınca biramı eşime verip kokteyl sipariş ettim. Fiyat aralığı 160.000 ile 280.000 LBP arasıymış (küçük bira 80.000 hatırlarsanız). Menüyü verdi bakayım diye ve “International bir şey istersen söyle, onu da yaparım” dedi Jad. Ben Angry Goose beğendim kendime, ekşi sevdiğim için.

Saat altı küsurdu. Döviz bürosu kapanmadan halledeyim şu işi diyerek koşturdu eşim tekrar. Yüz dolar daha bozdurup geldi ben kokteylimle oynarken. Düşmüş dolar. 54.000 LBP olmuş 1 Dolar. Tüh! Birer bira daha aldık bunu bari birlikte ve keyifle içelim diye ama bu kez de ortam çok kalabalıklaştı. Anormal duman altı olduk birdenbire. Minicik bahçede sırf bir masada 15 kişilik grup var! Gerçi çok hoş Arapça, Fransızca, İngilizce karışık seslerin yükseldiği bir masayı dinlemek ama yordu işte biz ellilikleri ses de sigara da. Sadece sigaraysa tabii. Dayanamayıp kalktık. Ya da kaçtık. Burada bir komşuluk hali var. Aynı üç mekanın adamları döne döne bu üç mekanı dolaşıyor ve gelenleri inceliyor. Bütün müşteriler birbiriyle sohbet ediyor. Herkes birbirini tanıyor. Yabancı hissediyorsun doğal olarak. Gürültü ve duman cabası. 560.000 mi ne verip kalktık. Artı tip olarak 40.000’i bıraktık. Über ile dönecektik yine. 4 dakika mesafede varmış bir tane. Rezerve ettik ama hıyar Fouad görünmedi bir türlü ve mesaj yollayıp 300.000 istedi 110.000 LBP’lik yere. “Mazot çok pahalı” imiş. Eşim de iptal etti tabii sinirlenip. Ama yenisini tutamadık bu kez Über’de sorun oluşturduğu için bu durum. “Ödemen tamamlanmadı” mesajıyla geri çevrildik de tabana kuvvet yoluna mecbur kaldık bir kez daha. Yürü yürü yürü…

Souklardaki Spinneys Süpermarkette mola verdik yine. Hem tuvaletini kullandık. Hem de geçen gün gördüğüm mini mekanları aklımda kalmıştı. Belki birine oturur bir şeyler yeriz demiştim. Sushi bara filan da olur yani. Ama maalesef… Yemekçiler kapıyor belli ki dokuzdan sonra. Hepsi temizlik halindeydi. Marketi dolaştık. Pek kimse yoktu içeride hem ne güzel. Tuvalet kağıdı, gauda peyniri, şarap, ton balığı, cips ve fıstık! Buyurun size Lübnan mutfağı! 622.000 LBP. Tuvalet kağıdı da hediyemiz 🙂 Oğlanın biri yardım etti güya kasada torbanın yerleştirilmesine. Sonra da ellerini önünde birleştirip dikildi kaldı öyle bahşiş bekleyerek. Ona da verdik bir şeyler. Ama kızdık elbet. Bir daha kimsecikler torbalarımıza dokunamaz bu şehirde.

Dokuz buçukta çıktık marketten. Kapının önünde eşyamızı yerleştirip yürümeye geçtik eve doğru. Bugün daha da zorlanıyoruz yürürken. Sinirleniyoruz çünkü artık millete. Yollar aşırı kalabalık. Mekanlar tıklım tıklım. Dün bizi alenen kazıklamaya kalkan cici amcayı es geçip öteki bakkala girdik Almaza almaya. Dünküne benzer başka bir genç vardı bugün. Kalabalığı konuştuk. Cumaları öyle olur dedi: “Boom!” Kalabalık demek boom belli ki. “Tomorrow! Boom Boom!” Anladık ki yarın hiç çıkamayacağız duble bum sebebiyle. Nerelisiniz falan feşmekan. Sağa sola gitmek isterseniz, taksi lazım olursa arayın beni, ben taksiyim dedi Gabi, the fıldırfış göz. Beyrut’un yarısı taksi zaten. Yolda yürütmüyorlar adamı daaat duuurt korna çala camdan anıra. Sokaklarda bira içilip içilmediği sordum, eve kadar birer halletsek mi düşüncesiyle (kimseyi görmedik de şimdiye kadar). “Ooo tabii… İçki, sigaraaa, ooott… Hepsi serbest yollarda” dedi kaşını gözünü kırpa kırpa. Sanırım bu konuşmadan sonra sormuştu araba lazım olup olmadığını ve numarasını yazıp verdi. Sağ olsun… 🙂 Ben de onunla gidermişim! Biz koşup eve saklandık yine. Zaten işimiz var. Bu evde son gecemiz. Çıkarken buram buram sigara kokusu çarptı bir alt kattaki Local Host koridorundan. Odada da haldır haldır sohbet duyuluyordu bir yerlerden. Yatağımızın arkasında beş-on Arap oğlu var gibi geliyordu ama ses. Ton balığımızı, gaudamızı, şarabımızı aldık, ve adedi üçe indirilebilmiş dairelerden birini seçtik. O arada Über ile uğraşmak zorunda kaldık yine çünkü Fouad Beyefendi “paramı vermediler” demiş. Eşim de “zamanında gelmedi” dedi. “Zamanınız bizim için kıymetlidir” yazmışlar ve iade etmişler verilmeyen parayı 🙂 Yalandan delilik ya… Ukrayna’da da yaşamıştık böylesini. Ama işte o kadar memnun kaldığın toplumda bir pislik her şeyi bozuyor yazık ve senin tüm halka güvenini sarsıyor. Şimdi daha temkinli oluruz bir yerlere Über ya da taksiyle gidip gitmeme konusunda. Ana esef 😦  

THE EGG:

Egg dediğim yer, metruk bir bina. Internette okuduğum Kasım 2019 tarihli bir yazıda, “Kentte uzun zamandır terk edilmiş halde duran bir binanın, yakın zamanda gerçekleşen protestolar sırasında hayata döndüğü” belirtiliyor. “Lübnanlıların ‘The Egg’ olarak bildiği kubbeli yapı, Beyrut kent merkezindeki birçok şey gibi iç savaş kurbanı oldu ve geçtiğimiz 40 yıl boyunca terk edilmiş vaziyette durdu.” Önceki hafta, Lübnan’da yaşayan insanlardan oluşan bir grubun mermi izli beton binanın karanlığında bir araya gelip film gösterimi gecesi yaptığının anlatıldığı yazıda Afram Chamoun adlı yirmi yaşındaki grafik tasarım öğrencisinin sözlerine yer veriliyor: “Burası sinema olacaktı ama iç savaşta harap oldu.” Ailesinden ve akrabalarından the Egg hakkında öyküler dinleyerek büyümüş Afram. Bırakın burada film izlemeyi, içine girip kendi gözleriyle görebileceğini bile düşünmemiş hiçbir zaman. O yüzden de bu sinema etkinliğinin kendisinde yarattığı heyecanı anlatmaya yetecek sözcükler bulamıyor. Yine aynı yazıda, binanın başından geçenler anlatılıyor ve bir zamanlar boş duran kabuğun (yumurtaya gönderme yapılıyor olsa gerek) son iki haftadır akademik konuşmalardan gece yarısı partilerine kadar çeşitli etkinliklere ev sahipliği yaptığı belirtiliyor. “Ve tabii film gösterimlerine.” Akşam yediden gece 12’ye kadar sürüyormuş gösterimler. Buna “Eggupation” adını vermişler ve fikir bir Facebook sayfasında olgunlaşmış. Esas itibariyle the Egg yapısını siyasi münazaralar ve dersler için kullanma niyetinde olan bir proje imiş Eggupation. Ancak yine aynı haber yazısına bakarak söyleyecek olursak, elitizmin suçlamaları arasında dağılmış ve yok olmuş… (Laura Mackenzie, Nov 11, 2019, thenationalnews.com ARTS-CULTURE)

Şehitler Meydanına komşu olan bu bina, hiçbir zaman tamamlanamayan Beyrut Şehir Merkezi kompleksinin (sinema-alışveriş-iş yerleri) resmi bir parçası aslında. Avangart Lübnan modernizminin hoş bir örneği. Yapımına 1965’te başlanmış ancak yetmişlerde patlayan iç savaşta doğu ile batının ortasında kalınca tamamlanamamış. Verilen tarihler ve sinemanın kullanılıp kullanılmadığı bilgisi muhtelif. Ancak verdiklerimden çok uzak değil hiçbiri. Okuduğum bir kaynağa göre Lübnanlı mimarı iki yanda büyük kuleler tasarlamış olsa da geride sadece at nalı şeklindeki betonu kalan bu sinema binası, günümüzde Beyrut’un önemli sembollerinden biri. Kent merkezinde tur yaptıran bir sitenin bilgisine göre genişliği 24, yüksekliği de 11 metre ve 1000 kişilik bir sinema olması planlanıyordu.  

Bir diğer kaynağa göre, 1960’larda Joseph Philipe Karam tarafından inşa edilen the Egg, bir sinemaya ev sahipliği yapıyormuş. İç savaştan kurtulsa da savaş yaralarıyla dokunulmazlığa terk edilmiş ve restore edilmemiş. 2011’de yaşadığı yıkım tehlikesinden aktivistler kurtarmış. 2018 Ekim’de çağdaş sanatçı Saint Hoax kişisel sergisini the Egg’de açmış Bu sayede de nicedir kapalı duran alan için erişim hakkı sunmuş insanlara. 2019 yılında da az önce bahsettiğim etkinlikler gerçekleştirilmiş. AUB fakültesinin, devrim, demokrasi ve gençlik hareketleri üzerine halkı eğittiği organizasyonla başlamış, ardından devrim temalı dersler, konuşmalar, tartışmalar yer almış. Lübnan Eski Çalışma Bakanı ve Akademisyen Dr Charbel Nahhas bile bir konuşma yapmış burada. Hayal kırıklığı ve protestonun farklı bir biçimi olarak düşünülerek tekno partiler de verilmiş. Hükümet tarafından uzun zamandır sansüre uğrayan Lübnan filmleri de gösterilmiş. Yumurta yeniden çatlamış. Sonra ne olmuş bilmiyorum. Bu paragrafı aktardığım yazı da 2019 tarihli (Rea Haddad, Oct 25, 2019, beirut.com “The Egg: 7 Reasons Why You Should Visit Now More Than Ever”). Sonrasında ne olduğuna dair bir bilgiye rastlamadım, ama kente gittiğimde gördüğüm bina gayet tek başına bırakılmıştı. Belki de değildir tabii… Bilemem. Ama her haliyle meşhur bir yumurta bu.

Reklam