Antalya’da Bir Hafta Sonu

Etiketler

,

Antalya’ya yerleşeli dört yıl oldu. Geldiğimin ilk ayında iş arkadaşlarım bana yer ve yol sormaya başladı. Birinci yılın sonunda da doğma-büyüme Antalyalıların haberdar olmadığı yerleri bilir vaziyetteydim. Her gün bir turist gibi gezmeye bayıldığım kentimi çok seviyorum ve yeni keşifler yaptıkça buraya aktarmaya gayret ediyorum. İşte geçen hafta sonuna sığdırılarak Ekim ayı bitmeden yakalananlar:

VARSAK BİT PAZARI:

Burası tam bir 2. el eşya cumhuriyeti. 2-3 liraya gömleklerden tutun kürklere, sobalara, kitaplara kadar. Elektronik eşya ihtiyacını burada gören de var ama ben o işlere giremem tabii. Aslına bakarsanız bir-iki saat dolaştığım pazarda yaptığım tek şey Ceyhanlı bir beyden acılı şalgam içmek oldu, ama bence bu pazar mutlaka tadılması gereken bir deneyim. Arapça, Kürtçe seslerin yükseldiği ortamda çok ilginç insan manzaralarıyla karşılaşılabiliyor. Unuttuğunuz arabesk şarkıların işitildiği teybin yanından geçerken kasetlere bakmak üzere yavaşlıyorsunuz. Ev eşyaları satılan bir tablaya yanaşan hanımlar Arapça olarak fiyat soruyor satıcıya. Verilen “seb’a” (yedi) yanıtı karşısında dudaklar düşüyor, başlar umutsuzca çevriliyor ve sessizce uzaklaşılıyor. Ekonomiyi tüm yüreğinizle hissediyorsunuz Varsak bit pazarında.

Dağın dibinde, inşaat makinelerinin arasında, güzeller güzeli boğaların karşısında, Hindistan usulü vızır vızır motorların yanında.

Pazar günü sabaha karşı toplaşan satıcılar öğlen onikide toparlanıp gitmeye başlıyor. Neredeyse konvoyla şehre dönüyorsunuz.

Deneyim eşsiz.
Giriş ücretsiz.
Web sitesi yok 🙂

DENİZ BİYOLOJİSİ MÜZESİ:

Şehre taşındığımdan beri görmek isteyip de başaramadığım müze. Yerini bulmak da ilginç. Kaleiçi Yat Limanı gibi basit bir yerde. Ama limandaki amfi tiyatroda da tabelası olduğu için durumu algılayana kadar tiyatroyu tavaf edebiliyorsunuz benim gibi. Tabii orada değil. Biraz gerideki bir ara sokakta. Eski PTT binası. Olsun… Nemo denizaltısı kullanımı hakkında bilgi almış olduk limana inmişken 🙂

Ülkenin ilk Deniz Biyolojisi Müzesi olmakla övünen müze, denizlerimizde yaşayan 500 kadar canlıyı sergilemekteymiş.

Müzenin dekoru çok sevimli ama içerik olarak biraz eksik bir şeyler var hissi yarattı. Türkiye’deki birçok müzede olmadığı gibi burada da çocukların eğitimine yönelik uygulama köşeleri yok. Zaten yeri dar olduğu için bina amacına kıyasla yetersiz kalıyordur herhalde.

Nesli tükenmekte olan ya da tehdit altında olmayan canlı sınıflandırması çok özenle yapılmış ve daha önceden bilmediğim ‘domuz köpek balığı’ gibi balıkları görmek oldukça heyecan vericiydi. Ama çoğu balığı sadece ‘beyaz’ bir maket gibi tanımak pek keyifli gelmedi. Bir tanesinin önüne koyulan renkli bilgi kartını görünce fark ettim bu eksikliği. Diğer renkli resimler ise bir fotoğraf sergisine ait.

Öte yandan, dokunulabilecek, deneyimlenip gözlemlenebilecek bir şeyler ya da bir akvaryum bile bir canlılık katardı ortama.

Ama yeri güzel. Çalışanı da çok kibar ve düşünceli. Giriş ücreti uygun. Maneviyatımıza kattıkları ise değersiz. Bu müzeden çıkıp balık lokantasına gitmediğiniz sürece çocuğunuz denizlerimizin ve deniz canlılarımızın kıymetini anlayacaktır.

Giriş Ücreti: Öğrenci-Öğretmen 3.5 Lira / Tam 6 Lira
Web Sitesi: Var ama giremiyorum.

DOKUMA PARK ANTİKA PAZARI:

Bu pazar etkinliği yeni başladı Antalya’da. Ankara’daki ile kıyaslanamayacak kadar az sergi var doğal olarak. Pek içine dalıp kaybolacağınız, kendinizden geçeceğiniz türden değil. Ama tabii ki bu bir başlangıç. Eminim, en azından daha fazla insanı bu doğrultuda teşvik edecektir. Beni en keyiflendiren detay, eski gazeteler oldu. Hürses gibi Antalya gazetelerinin onlarca yıl önceki nüshalarını satan beyin sohbet esnasında değindiği konular ilgi çekici olunca mekanı öğrenildi ve kafe olmayan ‘Hurda Cafe’yi ziyaret etme fikri bir sonraki gezi listesinde sıraya girdi.

Giriş ücretsiz.
Her ayın ikinci ve dördüncü Pazar günü Kepez-Dokuma Park’ta kuruluyor stantlar.

DOKUMA PARK:

Antalya’nın Kepez semtindeki eski dokuma fabrikası binaları ve bu binaların olduğu alan hem park hem etkinlik hem de müze alanı olarak kullanımda. Cumhuriyet Antalyasının ilk sanayi tesisi.

Tarihi yapıların minyatürleri de bu parkta sergileniyor. Eski bir buharlı lokomotif, çocuklara kütüphane hizmeti veren bir vagon (Pazar günleri kapalı olduğu söylendi 😦 ), nostaljik tramvay ve yeni yapılan Oyuncak Müzesi de bu alanda. Öğrendiğime göre burada dört tane müze olacakmış. Normalde pek piknik alanı tarzında olduğu için gitmeyi çok tercih edeceğim bir yer değil Kepez’deki bu park. Ancak zaman zaman yapılan ‘eski otomobil sergisi’ gibi ilginç etkinliklerle daha geniş kitleleri çekmeyi başarıyorlar. Bu hafta sonu da kahve festivali için gideceğim örneğin.

Dokuma Park’a dair ilginç bir proje raporu okumak isterseniz: Arkitera

 

ANADOLU OYUNCAK MÜZESİ:

Başka illerde bir tanesi bile yokken tam iki oyuncak müzesine sahip olan bir şehri ben nasıl sevmeyeyim?

 

Yat Limanı’ndaki Oyuncak Müzesi faaliyetine halen devam etmekte. Bir yıl önce (2017 Ekim) açılan bu yeni müze ise Kepez’de. 1956’da temeli atılıp 1961’de üretime başlayan dokuma fabrikasının kreşi olarak görev görmüş binada yer alması bambaşka bir heyecan. Ayrıca küratörünün Prof. Dr. Nevzat Çevik gibi değerli bir akademisyen olması müzeyi benim için daha da özel kılan bir unsur.

Ondan fazla odada sergilenen oyuncak, maket ve eşya arasında kuklalar, arabalar, legolar, Pinokyo, Temel Reis, Kaleiçi Sokağı, kaybolan meslekler, nostaljik derslik ve yıllar önce fabrika işçilerini bu mekana taşıyan otobüsün maketi var.

Zamanın meşhur çocuk şarkıları heyecanınıza eşlik ederken aniden bir başka sürprizle karşılaşıyorsunuz: Odaların birinde Adile Naşit masal okuyor.

Kırk kişilik minik salonunda da Susam Sokağı gösteriliyordu. E tabii biraz oturup seyrettik 🙂

Müzenin kafesindeki masaların içinde de oyuncaklar var. Ayrıca çocukluğumdan kalma gazoz-bisküvi satıyorlarmış gibi ürün yerleştirmişler vitrine. Çeşitli şekillerde de bolca bilye sunumu var.

Araştırma-öğrenme meraklıları için keyifli bir koridor daha var. Ülkemizin çeşitli müzelerinde orijinalleri sergilenmekte olan yüzyıllar öncesi dönemlere ait oyuncakların birer imitasyonunu koymuşlar hoş bir dekorla.

Gerek broşüründe gerekse sergi alanında beni biraz rahatsız eden bir-iki ufak tefek detay olsa da bence harika bir müze ve bilinçli ebeveynler eşliğinde çok rahat gezilebilir.

Ben gittiğimde ‘turşu yapımı’ çalışması vardı ama belli ki daha başka etkinlikler de düşünülüyor çocuklarla.

Chucky bebeği arayarak gezen bir grup oğlanın “ben korktum” diyerek çıkması da komik bir detaydı. Bazı palyaço oyuncaklarımız gerçekten koulrofobi yaratacak cinstenmiş 😀 Tabii şimdiki oyuncaklara kıyasla bizim dönem bebeklerinin donuk duruşu ve peluş ayıların üzgün görüntüsü de tuhaf geliyor olabilir. Her hâlükârda bizim dönemimizi tanımış oluyorlar.

Giriş Ücreti: 5 Lira (Öğretmen indirimi yok 😦 )
Web Sitesi: anadoluoyuncakmuzesi.com

KALEİÇİ SOKAKLARI:

Her Antalya yazımda bu kısma değiniyorum ama ne yapayım, çok seviyorum… Zaten neredeyse her gün yürüdüğüm için merkezden geçiyorum. Kaleiçi Sokaklarına bir dalmadan yapamıyorum. Burada sükûnetin de dibine vurabilirsiniz şenliğin de.

Cuma akşamüstü, Antalya Kültür Sanat Kaleiçi Evi’nde yine muhteşem bir sergi gezdik, yapının ahşabından yayılan mis kokular eşliğinde. Eski evi gezmek de ücretsizdi, kokular da, sergi de. Kaleiçi’ndeki tarihi yapıların üzerinde yazan Osmanlıca yazıları açıklayan bir sergiydi ağırlıklı olarak. Bayıldım tabii. Kişinin kentini bilinçli bir biçimde gezmesini, sevmesini ve sahiplenmesini çok önemsiyorum.

[Fotoğraflar için teşekkür ederim Köprüdeki Kız.]

Bu mekanda hep çok hoş sergiler oluyor bu arada. Buyurunuz eskilerden bir tane:

Kaleiçi Sokaklarına dair sayfalar dolusu yazı yazsam bitiremem. Hem yeni insanlarla tanışırsınız hem eski arkadaşlarla karşılaşırsınız hem de kimse tarafından rahatsız edilmeden bir başınıza dolaşabilirsiniz.

Her fiyata ve zevke göre yemek de yiyebilirsiniz. Ben örneğin sergiden sonra, Karadayı Sokak’taki Karatay Medresesi’nin karşısında yaşayan mini minnacık esnaf lokantasında üç çeşit yemek yedim on liraya. Hem de kaç yıl sonra daha yeni zam yapmış Hasan Usta.

Cumartesi günü yine Kaleiçi’nde dolaşırken ise bir video klip çekimi içinde bulduk kendimizi. E mecburen biz de rol aldık 😀

Çekimler esnasında yorulduk diye bir kafeye iliştik biraz soluklanmak için 🙂 Bir de baktık yan masada yerel bir televizyon kanalı için röportaj çekimi yapılıyor. Meşhur olmak zor! Kaçamadık kameralardan. Röportajı yapan bayan sordu işletmeciye, “Sizce ekonomik kriz var mı?” Cevap: “Hangi kanaldan geliyorsunuz?”

Bir seferinde de festival korteji içinde bulmuştuk kendimizi. Hangi anıyı anlatsam hangi fotoğrafı paylaşsam az… Yaşamı iliklerinize kadar hissettiren bir kenttir eski şehir.

Yine daha önceki ‘Yirmi Liralık Gezi’ ve ‘Otuz Liralık Gezi’ yazılarımda olduğu gibi oldukça düşük bütçeyle gerçekleştirilmiş bir hafta sonu tatiliydi.

Bahsettiğim yerlere hangi otobüslerin gittiğini bu kez yazamadığım için üzgünüm. Çünkü bilmediğim yollarda bilmediğim adresleri bulmaya çalıştım. Dolayısıyla pür dikkat sağı-solu inceliyor, aradığımı bulmak için önemli detay yakalamaya çalışıyordum 🙂

Biz bunun üzerine Kumluca’ya kadar sürüp sahillerde takıldık ve yüzüp güneşlendik, kitap okuduk, insanlarla sohbet ettik. Göynük’de güneşi batırıp Antalya’nın gece ışıklarını uzaktan izledik. Araba yoksa pekala şehir içindeki plajları ya da Falezleri de aynı şekilde değerlendirebilirsiniz.

Cebinizde fazladan bir on lira varsa kentin sağına soluna yayılmış sevimli minibüslerin birinden köfte-ekmekle karnınızı doyurabilirsiniz. Ama böyle güzel bir hafta sonunda çok da sorun değil. Mandalina fışkırmış ağaçlardan doyduğumuz yetmiyormuş gibi konuştuğumuz her yüce gönlün armağan ettiği nar-portakal torbalarıyla döndük eve.

Yeter ki insanın canı gerçekten gezip görmek, bu hayatı sevmek istesin…

Reklamlar