Soruyorum

ANTALYA’DA SIRADAN BİR GÜN

Sıkıldım duvarlar arasında el âlemi dinlemekten, attım kendimi sokağa. Hedef; herkes donduğu için içerilere kapandığından boş kalan yollarda son sürat yürüyüp avaz avaz şarkı söylemek.

Gel gör ki, güneşli, muhteşem bir gün… 😦 Dünde kalmış boş yollar. Herkes atmış kendini dışarı. Slalom yaparcasına sıyrılıyorum suratıma suratıma hapşurup öksüren güruhun arasından. Onlar yerine ben kapıyorum ağzımı. Daha dün başladım implant işlerine. Dikişlerim duruyor. Aklıma gelince gülmeden edemiyorum. Şu anda hayatta sahip olduğum en pahalı eşya. Euro üzerinden fiyat çıkarılınca diyemedim ki “Benim yastık altı boş. Dövizle de işim olmaz.” Çalınır mı ki? Ücretinin kalanını ödeyemezsem doktorum geri alır mı ki? “Uçağa binerken öter mi bu x-ray’de?” dedim, çok güldü. “Artık kağnıyla gideceksin her yere” dedi. Bunu da sormaya çekiniyorum. İşlemleri yaparken bana anlatmadı diye içerledim zaten. “Bari şuraya bir ayna filan koysaydınız da biz de görseydik” dedim. “Hıhı” dedi, arkasını döndü.

Sanal oyunda gibi yürüyorum. Herhalde antibiyotik bende uyku yapıyor. Dişimi çektiği gün de Ukrayna’ya gitmiştik. Günlerce mis gibi uyuduğumu gören eşim “dönünce dişçiyi öpecem” dedi. Uyumuş kadın görmeye hasret kalmış adam. Hekimi öpmedi ama. Hekimim onu öptü.

Börek-çay yapma hayali kurduğum yere vardım. Minicik mekanın üç adet miniminicicik masası öyle bir dolmuş ki neredeyse herkes kucak kucağa oturuyor. Kadın bu kadar sandalyeyi nereden buldu acaba? Sorsam?

Slalom. Slalom. Sıkıldım! Antalya’dayız yahu! Tamam ya, şimdi anladım. “40” filmindeki İstanbul görüntülerini izlerken sokakları dolduran kelle kalabalığına bakıp “Ayyy, nasıl yaşadık biz böyle yerlerde yaaa” demiştik. Onun cezası bu herhalde. Ah evren ah. Oyunbaz seni!

Adımlarımı mağazalardan gelen çeşit çeşit müziğin ritmine uyduracak kadar yerim var hâlâ. Şarkılar farklı olsa da çoğu Arapça zaten. Neredeyse göbek atarak yürüyeceğim.

Daldım bir mağazaya ki biraz soluklanayım. Ne gezer? Narnia’ya ulaşılan dolabın Arabistan versiyonuna girmişim. İçeride bebeler kovalamaca oynuyor, yirmi liraya satılan kıyafeti çılgınca didikleyen kadınlar dükkanın bir ucundan diğer ucuna bağırıyor, tam dışarı çıkarken çocuğunu unutmuşçasına bir heyecanla geri dönüp askıdaki ürünler arasında kalan gözünü toparlamaya çalışıyor. Ellerinde son derece kalitesiz mallarımız. Adalardan tekneyle gelip Datça pazarından alışveriş edip dönen Yunan’dan daha acınası geliyor durum bana. Ülkelerinde satılan kıyafeti merak ediyorum. Sorsam mı? Benim onu soracak kadar Arapçam yok ama esnaf biliyor. Gerekli personele de Arapça öğretildi elhamdülillah.

Kriz anında müdahale becerimi kullanarak hemen yeni hedef belirledim. Akşam izleyeceğimiz oyun öncesi, ilgili kitabı alayım, sessiz ve güneşli bir banka oturup okuyayım. Böylece bu anlamsızcasına çılgın kalabalıktan da uzaklaşmış olurum. O zaman, dans! Ya habibi yallaaaah yalla yalla yallaaaah maşeallaaaah…

Bak şimdi! Güzel güzel coşarken bir sorum geldi yine lüzumsuz: Neden yıllardır kimse Korece öğrenme ihtiyacı duymadı? Her taraf Japon turist kaynarken neden mağazalar Japonca şarkı çalmadı acaba? Ya da “nasıl olsa aynı şey” hesabı Çince de çalabilirlerdi. Japonya da Afrika’da nasıl olsa. İngiltere ile Amerika’nın aynı oluşu kadar.

Tabii ki bunların hiçbirini sormuyorum. En son Gloria’da kahvemi beklerken bu zincirin orijininin hangi ülke olduğunu sormuştum. Sabah sabah gelen ani soru ve yüzümdeki ciddiyet nedeniyle olsa gerek, kız beni müfettiş sanmıştı.

Ne bileyim? Her tarafında “%100” yazan bir mekana adım atınca bunun ne anlama geldiğini merak ediyorum ve orada çalışan herkesin bunu bileceğini düşünüp soruyorum.

Zaten kendi sorularıma yine kendim takılıyorum. Zihnim Japonlarla Mezdeke oynuyor şu an. Hani gazeteler çarşaf çarşaf yazmıştı birkaç gün önce; “Antalya kış turizmi coşkusu yaşıyor. En fazla turist Rusya’dan geldi. Onu Almanya takip ediyor.” Şakır şakır Türkçe konuşan mekan sahibi Almanlar dışında bir Deutsch görmediğimi fark ediyor anlağım. Görebildiğimiz insan öbekleri içerisinde Antalya’nın kızları Rus turist gibi kaldı.

Diğer takımın oyuncuları arasından sıyrılıp potaya ulaşmaya çalışırken ter içinde kalmışım. Adam adama mücadelenin dinmediği bu sahada olduğum yerde kalıp üç sayılık atasım var. Antalya’da olmayan kitabevini arıyorum. O koca kitapçıya gitmeyeceğim. Kararlıyım. Sahaflara baktım, olmadı. Küçük bir kitap-kahve mekanı açılmıştı. Oraya baktım, çoktan kafeleşmiş. Kitap raflarına genç bir çiftin üzerinden bakabildim. Neyse ki kız, sevgilisi açısından pek rahatsız olmadı da sadece telefonunu kaçırdı benden.

Bir pasajda ‘Kitapçı’ yazısı gördüm, oraya daldım. Kitapçı tabelasının altında ‘Playstation’ yazdığı, onun altında oturan adam da pıleysıteyşıncıya benzediği için bir süre bakındım. “Bıyrın” deyince aradığım kitabı sordum. Adamın yüz kaslarına hayran kaldım! Duyduğu her kelimeyle ayrı bir şekil aldı. “Sevgili” dedim, bir merak uyandı; “Arsız” dedim, yamuk bir gülümseme belirdi; “Ölüm” dedim, karşılaştığı kızı, ‘türünü bilmediği romana’ benzeterek tavlamaya çalışan çapkına büründü. Sonuçta kitabı bulamadı. “Allah Allaaaah, birinci baskı bitmiş, ikinci baskı da bitmiş, üçüncü bile bitmiş!” Allah Allah… Onu değil de şunu sormak istedim kitapçı abime ve de tespihine: “Çok okuyan bir toplum olduğumuz, halkımızın Instagram paylaşımlarından bile belli oluyor. Sen neye bakıyorsun Instaya girince?”

Büyük bir kitapçıda buldum aradığımı. 25,5 yazan kitap kasada 37,5 olunca ufak bir karın ağrısı yaşandı: “Bilmem ne Hanıııım, fiyat güncellemesi konusunda raflarda bir sıkıntı mevcut herhalde?!” Neden aklıma Kaan Sekban geldi acaba? Olası ve olmayası sorunları excele döküp hafta sonu rapor yazayım istedim. Bir anda beliren 12 liralık zammı nasıl değerlendirdiklerini sormadım. Güncellenememişimdir zahir.

Laf kalabalığından sıyrılıp Arap kalabalığına daldım. 37,5 liraya pazen pantul alacağım. Kaldıysa. Jarse de olur.

Kaleiçi’nin surlarından süzülüp bir izbe köşeye sindim. Arap istilası var mıydı bu şehrin tarihinde? Hatırlamıyorum.

Yakışıklı bir sokak köpeği yanaştı tatlı gözlerle. Kurt. Belli ki o da saklanmış. Yandaş bilip yârenlik etmeye gelmiş. Sen hiç soruyor musun köpecik “ey insanlar, nedir bu hâliniz, ben mi kurdum yoksa siz mi” diye?

Oyun saatine kadar kuytuda kaldım. “Dirmit” o kadar muhteşem bir performans ki son derece kaliteli bir izleyici kitlesi içinde rahatlayacağımdam eminim. Tüm zorluklara rağmen zamanında yetişmeyi becermenin kıvancıyla koltuklarımıza kurulduk ki oyunun yarım saat sonra başlayacağını öğrendik. 20:30’da başlıyorsa neden her yerde 20:00 yazıyordu diye soruyorum ister istemez. İnsanlar gecikmesin, herkes vakitlice yerleşsin diyeymiş. Birisi uydurmuştur umarım bu cevabı.

Fırsat sitesinden biletlerini yarı fiyatına almış koltuk numarasız bir grup sevinçle öne yerleşti. Koltuk numaralı ama pahalı biletle gelenlerin, numarasız koltuk sevdalılarını yapıştıkları yerden kaldıramama seremonisi bitince ben de yanımda oturan kadını görebildim. Bacak bacak üstüne atmış bir alımlı bayan. Fakat, iki ayak üstünde durmasını sağlayarak kendisini insan statüsünde tutan bu dirgenlerden birinin benim alanımı boylu boyunca işgal etmesinde hiçbir sakınca görmemiş bu alımlı bayan. Eskiden çok diretirdim ama artık yorulmuşum ki, eşimin yer değiştirme önerisini hemen kabul ettim.

Metroda yayılıp oturmuş erkek fotoğraflarını öfkeyle paylaşan ama kendi tecavüz vakalarına hiç aldırış etmeyen bir bireyci kimliğe ne anlatabilirim? Toplum içinde yaşamanın kurallarını mı? Kendin rahat edesin ya da gıcır topuklularınla beştaşlı pençelerini etraftakilerin gözüne sokabilesin diye milleti rahatsız etmenin ne kadar çirkin olduğunu mu?

Kadının yanına bir ‘erkek’ yani ‘her daim potansiyel sapık’ oturunca kedi gibi kuyruğunu kıstırdı. Toparlanıp hanım kız oturuşuna büründü. ‘İnsan’ gibi davranmayı bilmeyene ‘karı’ muamelesi yapmak benim ağırıma gitti. Ben de bu yaşımda, dünyaya ‘pipi ve kuku’ olarak bakan insanlara göre davranmayı öğrendim diye epey hönkürdüm.

Oyunun tamamen bu konuyla ilgili olması hoş bir ironiydi. Baskıcı bir toplumda korkularla, cinlerle, dayakla ve abi -terbiyesiyle- büyümüş bir kızın yani Dirmit’in, erkeklere nasıl davranmasının beklendiğini hep birlikte güle güle izledik. Bizler ve dirgenlerimiz. Kahkahalarla ağladım yine. Birkaç saat önce önümde yürüyen ergen kızlardan duyduklarım geldi hatırıma:
– Biliyor musun, ben beşinci sınıftayken saldırıya uğradım.
– Ne var? Ben şimdi de uğruyorum.

Durdurup soramadım, saldırıya uğramakta neyin gururunu yaşadıklarını. Dirmit’in babası, anası, abileri kaçtı kulağıma: “Anan değil, baban değil, boşlaaaa!”

Derken kurt fısıldadı öteki kulağıma: “Nedir bu hâliniz ey insanlar? Nereye bu gidişat?”

Sus kurt! Bak ben soruyor muyum? Anan değil, baban değiliz. Boşlaaa.

Reklamlar