Etiketler

, , , , , ,

Normalde bu tür konuları diğer blogumda ele alıyorum ama geçtiğimiz hafta izlediğim filmlerin çoğu romandan uyarlanmış, farklı ve etkileyici filmler olduğu için daha çok kişiye ulaşabilme isteğiyle burada yayınlayacağım.

Venuto Al Mondo (2012), İngilizce adıyla “Twice Born”, Türkçesi “Sen Dünyaya Gelmeden” olan şaşırtıcı bir film. Öncelikle, güzeller güzeli Penélope Cruz ile bir Türk kadının birlikte rol aldığı ve İtalyanca konuştukları bir film olduğunu bilmediğim için şaşırtıcıydı. Fragmanında Penélope Cruz ve Saadet Işıl Aksoy sarılmış dansediyorlar ve yanlarındaki beyefendiyle üçünün az sonra sevişivereceklerini okuyorsunuz gözlerde. Seyretmez misiniz? Seyredersiniz tabii. Hem de bu İspanyol dilberi benim kadar çok seviyorsanız.

Aksoy’u tanımıyordum. Çok güzelmiş. Gayet iyi oynuyor ve başrolü paylaştıklarını söyleyebileceğimiz kadar yüklü rolü var filmde. Oldukça başarılı. Gerçek hayatta annesi polis başmüfettişiymiş, babası başkomiser. Bayıldım bu üst düzeyliğe! Peki başka neye şaşırdım? Penélope’ye hayran olmama rağmen bu tür bir rolde ilk kez izlemiş olmama. Almodόvar filmlerindeki güzellik abidesinden sıyrılmış, doğallığın dibine vurmuş. Ne kadar başarılı! Hangi ortama girerse oranın kadını, o coğrafyanın rengi olmuş. Makyaj da önemli tabii. Yaşlılığı bile çekici Cruz’un…

[Legendmainfilmes]

Ve konusu çok ilginç! Bosna savaşı sırasında anne olmakla ilgili diyebiliriz, ya da anne olamamakla ilgili de diyebiliriz, ama film, izleyicinin kafasında kesinlikle bundan çok daha fazlasını yaratıyor. Üzerine saatlerce tartışabileceğimiz çok derin konular içeriyor ama şu an ne desem seyir keyfini bozmuş olacağım için pek bahsedemiyorum. Dediğim gibi, benim için baştan sona şaşırtıcı bir film oldu. Seyredilmeli. Ancak rahatsız edici sahneler içerdiği uyarısını da yapmam gerekiyor. Savaş sonuçta… Bir gün izlemiş birileriyle tartışabilmek isteyeceğim konular. Belki yazarım.. Çoğunluğu Bosna ve Hırvatistan’dan oluşan görüntülerin de etkileyici olduğundan bilmem bahsetmeme gerek var mı? Sadece manzara güzelliği açısından değil elbet. Cama konan beyaz güvercinin tatlılığına bakarken dışarıda patlayan bombalarla her şeyin bir anda yok olması gibi detaylar da can yakıyor. Mutlulukla dans ederken ölümün gelmesi gibi… Yaşamda olduğu gibi, güzellikler ve acılar iç içe… Konuşacak öyle çok konu sunuyor ki. Unutmadan: Mest eden sahne performanslarıyla bildiğimiz Jane Birkin bile filmde psikoloğu oynuyor. Film, Margaret Mazzantini tarafından yazılmış bir kitaptan uyarlama. Yönetmeni de yazarın eşi Sergio Castellitto.

Woman In Gold (2015) “Altınlı Kadın” adıyla ülkemize gelen dramatik tarihi kurgu filmi, Maria Altmann’ın gerçek yaşam öyküsünden esinlenerek yapılmış. Nazi kuşatmasında görülen soykırımdan kaçıp Los Angeles’a yerleşen Yahudi Altmann, Amerikan rüyasına dalamayınca bir avukat bulur kendine ve ailesine ait olan tabloları geri almak üzere Avusturya hükümeti ile bir mücadeleye başlar. Ressam Gustav Klimt tarafından yapılmış Altınlı Kadın portresinin modeli Adele Bloch-Bauer teyzesidir. Seksenlik heyecan Maria ile deneyimsiz avukatın çabalarını izlerken geçmiş ve bugünü birlikte izliyoruz. Avusturya için önemli besteci Schoenberg ailesinin genç ferdi olan avukatı bulup Viyanalı olma gururunu bizlere anlatmaları tesadüf değil tabii. Özellikle II.Dünya Savaşı, soykırım, ünlü ressamlar ve tablolarının öyküleri, Klimt, Viyana sokakları, binalarda yaşayan anılar, nostalji, adalet, Nazilerin el koyduğu muhteşem sanat eserleri ve genel kültürünü artırmakla ilgilenenlerin izlemesi gereken önemli bir film olduğunu özenle vurgulamaktayım. Oyuncu Helen Mirren’in bütün şirinliğine rağmen filmi ağlayarak tamamlamayı başardım. Film bitiminde oynayanları izlerken Moritz Bleibtreu adını görünce zıplamaya başladım ama. Bu kadar bayıldığım bir aktörü yaklaşık iki saat boyunca hiç fark edemediğim için kendime kızdım. Meğer Bleibtreu, ressam Klimt’i canlandırmış ve sadece filmin en başında resim yapılırken varlığını belli belirsiz görüyoruz. Bunlar da kendime ait not olsun.

Van Gogh: At Eternity’s Gate (2018), adından da anlaşıldığı gibi, eski kulağı kesiklerden Gogh’un 37 yıllık ilginç yaşamından önemli bir kesit sunuyor. Fransa’nın güneyinde geçen sonsuzluğun eşiğindeki yıllar… Ressam Van Gogh’u oynayan Willem Dafoe’nun inanılmaz benzerliği ve oyunculuğu karşısında şapka çıkardım. Çok sevdiğim Gauguin de var karakterler arasında. Oldukça yavaş, durağan bir seyri var fakat özellikle genel kültür açısından önemli bir film. Sanatçı olmakta kararlıysanız sizi bundan vazgeçirmeyi başarabilmesi olasılığı açısından da iyi olabilir. Ama, filmde ressamla birlikte dolaşıp doğaya onun gözleriyle bakarken, kıymetli Van Gogh eserlerini önünüze getirivermesi ve sizin o tablonun ortaya çıktığı karede yaşamış gibi hissetmeniz olağanüstü. Sadece, kameranın fazla hareketli oluşu yorucu oluyor benim için. Klimt ile ilgili olan filmden önce izlemiştim Van Gogh’u. Aynı zamanda da Van Eyck gibi sanatçılarla ilgili “Verona Toprağı” adlı romanı okumakta olduğum için birkaç hafta boyu değerli ressamların yağlı boyalarına bulandım. Çok keyifli bir deneyim. Tavsiye ederim.

Night Crawler (2014), Dan Gilroy’un yazıp yönettiği bir suç-gerilim filmi. Bol ödüllü. Mekan, yine Los Angeles. Jake Gyllenhaal’ın canlandırdığı ana karakterimiz suç haberleri sunan bir gazeteci olmayı kafasına koyar ve diğer tüm kameramanları atlatıp haber yakalamaya ve meslekte yükselmeye kararlıdır. Dandik bir kamera ve araba ile suçlu peşinde koşmaya başlar ve tesadüfen mi olduğu bilinmez bir biçimde haberler hep ilk ona denk gelir. Suç ne? Suçlu kim? Haber ne? Haberci kim? Ülkemde gündemde olan medya eleştirilerinden bambaşka tarz bir kritik izlemek isterseniz “Gece Vurgunu” oldukça ilginç bir film. Gyllenhaal, bu rol için dokuz kilo filan vermiş. Bunu, oynadığı Lou karakterinin hep aç olacağını düşünerek yani rolünü içselleştirerek başarmış. Fit kalmak için de evden stüdyoya koşarak gidiyormuş (Kaynak: IMDb). Ben kendisiyle ilk kez bu filmde tanıştım. Tipini bu rol için çok çok uygun bulduğumu, oyunculuğu oldukça beğendiğimi söylemeliyim. “Piyangoyu kazanmak istiyorsan, biletini alacak parayı kazanmalısın. (“If you want to win the lottery, you’ve got to make money to buy a ticket.”)

[Movieclips Trailers]

Escape Room (2019) “Ölümcül Labirent” gerilim-bilim kurgu filmi olarak sınıflandırılmış. Bir odaya kapatıldığınız ve çıkabilmek için akıl fikir yürütmeniz gereken şu eğlence yerlerinden yola çıkarak hazırlanmış olduğu için merak edip izledim. Hiç şimdiye kadar bir kaçış odasında bulunmadım çünkü ve merak ediyorum. Benim için gereksiz zaman kaybıymış. İnandırıcılığı olmadığı için yarıdan sonrasını sıkıntıyla tamamladım. Gerçek yaşamda yollarının asla kesişmeyeceğini düşündüğünüz bir grup insan, bir biçimde bu oyunu birlikte oynayarak kaçış yolunu bulmaya çalışıyor. O arada olanlar oluyor. Ne olursa olsun gerilim sevenlerdenseniz pekala ilginizi çekebilir. Çeşitli kaynaklarda filmden övgüyle bahseden birçok yorum da gördüm.

 

İYİ SEYİRLER!