Etiketler

, ,

Blogum bana çok şey öğretti. Yazmak da bir öğrenme süreci. Yazdıklarınla insan önüne çıkmanın, öncesinde bol okumalı, araştırmalı ve deneyimlemeli bir sürecin sağlam birikimini gerektirdiğini düşünüyorum. Ama hepimiz de biliyoruz ki ne kadar öğrenirsen öğren asla her şeyi bilemiyorsun. Hatta hep hiçbir şey bilmediğin hissine kapılıyorsun. Yine de çok iyi bildiğini sandıklarını kaleme alıyorsun ama yazını üç yıl sonra okuduğunda “ne kadar cahilce yazmışım” diyebiliyorsun. Ya da bakış açın değişiyor. Bu yüzden şu son yılların moda çok bilmişlik ifadesi olan “ahkam kesme” lafından hiç hoşlanmıyorum. Fikir bildiren her yazı bir miktar ahkam kesme içerir en nihayetinde. Başka türlü nasıl anlatabilirsiniz inandıklarınızı?

Bir sürü yazı fikrim var ama şu son birkaç yıl, birçokları gibi bana da pek iyi gelmedi ve çok az ürettim. Fikirlerim de her bir yerlerde uçuşarak beni dürtmeye devam ettiler. Örneğin, birkaç yıl önce şöyle bir durumu fark ettim: Yaşamımızda yedi-sekiz yılda bir değişim oluyor. Yani hayatındaki herhangi bir durumun varlığını ya da eksikliğini kavrayıp eyleme geçmen için sekiz yılını harcıyorsun! Bunu eşimle ev değişikliği üzerine konuşurken geçmişi nahoş bir şekilde anınca akıl etmiştim ve ‘harcamak’ sözcüğünü seçmemin sebebi de, bu çıkarıma vardığım örneklerde gözlemlediğim gereksizlik! Eşim askerden geldikten sonra tuttuğumuz evde sıkıntılarımız olduğu halde, hiçbir şey yapmadan öylece oturup kaldığımızı ve apartmanda yapılan bir çalışmayla kanalizasyon tepince ve böcekler basınca apar topar ayrılışımızı kastediyorum. Muhteşem yeni evimize sadece altı minder atarak geçirdiğimiz ilk gece birbirimize şunu sormuştuk: Ne yaptık biz o pis yerde sekiz yıl? Neden?

Şimdi hesapladım bir kez daha, tam sekiz değil, yedi buçuk yıl yaşamışız orada. Bir masaya karşılıklı laptoplarımızı açıp sürekli çalışarak geçen gecelerde fark etmediğimiz yedi buçuk yıl. Örnekler öyle çok ki hayatımın 7’leri yazısı yazabilirim. Ara ara eşim bana sorular sorar ve ben de geçmişi anmayı pek sevmeyen ve zaten beceremeyen biri olarak beyin kıvrımlarımı zorlayıp yanıtları bulmaya çalışırım. Dolayısıyla, hem yaşamımı hem başıma gelenleri, tepkilerimi, nasıl bu karaktere geldiğimi ve benzeri bir sürü analizde bulunmak zorunda kalırım. Ya da fırsatında. Öyle sohbetlerde fark ettim yaşadığım birçok şeyin süresinin yedi-sekiz yıl sürdüğünü. Okuduğum kitaplar ve yaptığım araştırmalarda da bazı ünlü figürlerin yaşamlarında en popüler oldukları, en başarılı işlere imza attıkları zamanların hep yedi-sekiz seneyle belirli olduklarını görmek çok ilginç ve fikrimi pekiştirici gelmişti. Örneğin Amerigo Vespucci.

Bu bahsettiklerimi bir türlü yazıya dökecek fırsat bulamadım kaç zamandır. Geçen seneydi sanırım, ‘yedi’ konusunun astrolojide bir yeri olduğunu öğrenince, bir türlü yazamadığım fikrim geldi aklıma. Gördünüz mü, o zaman “Bakın bakın bir şey buldum” diye şen şakrak bu konuyu yazsam epey komik olacakmış cehaletimden ötürü. Bildiğim yediler, “Tibet’te Yedi Yıl” filmi, çocukluğumun çok sevdiğim “Yedi Kardeşe Yedi Gelin” dizisi, haftanın yedi günü, dünyanın yedi harikası, yedi kat gök, yedi tepeli şehir, Yedigöller, yedi deniz, yedi kıta, yedi kere tavaf, yedi çakra, gökkuşağının yedi rengi, yedi nota, Yedigün gazozu, bizi ev sahibi yapmak üzere sıraya girmiş yedi fil, Yedi Yıl Savaşı, Yedi Numara dizisi, yedi cüceler ve yedi ölümcül günahtı sanırım. Bir de öğretmenlikle ilgili bazı konular geliyor aklıma, ayrıca mitolojiyle ve de yedinin kendinden başka sayıya bölünememesini düşünüyorum şimdi. Epey çokmuş aslında. Yazabilmek için saymaya çalışırken fark ettim yine, yaşamımızda ne çok yedi olduğunu. Her gün öğreniyoruz, her gün gelişiyoruz ne mutlu bize.

Astrolojide de Satürn’den kaynaklı yaşam döngülerimiz varmış. Gezegenin kendi yedi yıllık döngülerinden dolayı yaşamımızın da yedi yıllık kırılmaları oluyormuş. Toplam dönüşü 29,5 yıl olsa da yaklaşık yedi buçuk yıllık süreçler halinde (dörtte birlik dilimler) yaşamımıza yansımalarını gözlemliyormuşuz. Yani, Satürn’ün olgunlaşmamızdan, deneyimler edinip büyümemizden sorumlu olduğunu kabul edersek ortalama yedi yılda bir de, varmamız gereken noktaya giden yolda seviye atladığımızı düşünebiliriz. Yedi yılda, bütünün bir çeyreğini tamamlıyorsun. Böyle bakınca keyifli değil mi? Bad news, hiçbir büyüme, öncesinde zorluklar yaşanmadan gerçekleşemez. Kötü ünlenmiş bu Satürn Efendi de bizi az zorlayarak öğretirmiş hayatı. Sınırlar koyuyormuş. Bir deneyim yaşatarak seni teşvik ediyormuş dövüşmeye. Bıyığını çekip pati atmana sebep olmak gibi sanırım. Ya da sana bir yumruk atarak onu yere devirmene sebebiyet vermek gibi olabilir. Sorunlar çıkarıyormuş. Engelleri atlaman gerekiyormuş yarışı kazanıp istediğin konuma gelebilmen için. Sonuçta, dünyaya geliş amacını bulmaya çalışıyorsun. Her kıymetli kaynak gibi, sana sınırlı miktarda sunulan zamanı en iyi nasıl kullanabileceğini tespit etmeye çalışıyorsun. Ne yöne gideceğini. Olmadıysa değiştiriyorsun sonraki sınav döneminde. Yaşam seni gitmen gereken yöne çağırıyormuş aslında bu yol ayrımlarında. Ama işte bu önemli virajlarda iş yeri değişikliği gibi büyük yenilikler ve sevdiklerini yitirmek gibi acılar deneyimlemek durumunda kalıyormuşsun.

Hayat tabii sonuçta ama bütünü bu biçimde görünce de insan başına gelenleri farklı bir boyutta ele alabiliyor. Döngülerimiz, aklıma takılan “neden yedi-sekiz yılda bir hayatımız başkalaşım geçiriyor” sorumun yanıtı olabilir pekala. Nefis bir eve geçebilmek için o pis bodrum katında hiç farkında olmadan sekiz yılını tüketmek zorundasın. O acıyı çekmek zorundasın. Yedi yaşta ailenden ayrılıp sınıfın objesi olman gibi, ondördün ergenlik kabusu gibi, 21 civarındaki ‘yaşamının ne yöne gideceği’ ve ‘senin ona nasıl hükmedebileceğin’ derdi gibi, her yedinin katı yaş döneminde bir sınav verirmişiz ve, ya yola devam eder ya değiştirirmişiz. İlk büyük dönüş otuz yaş civarı ama 35’e kadar yolu varmış. Yol ayrımı, önemli yüzleşmeler. 42 yaş civarı insanlar genelde eşi ya da işi bırakırmış. Sanırım şu Harley Davidson alıp yollara vurduğumuz zaman oluyor bu. Ben ne yapıyordum ki?

Birden çok heyecanlandım ve kendimi liste yaparken buldum. Özlem Soydan hangi yıl neredeydi ve ne başarılara imza atıyor ya da ne acılar çekiyordu. Koca bir liste çıktı ortaya! Yaşam dökümüm gibi bir şey. Bir öyle bir böyle. Hem çok keyifli hem de çok kırıcı. Kendi hayatına dışarıdan bakıyorsun. Bitince unutacağın bir kitap gibi. Yedi dakikasında heyecanlandığın bir film gibi. Yarışsa Oscar’ı kapamazdı elbet ancak eserimin kültler listesine girebilmesini dilemiştim ben zaten. Seçim benim. Hayıflanacak değilim. Belki de seçmedim. Bilemem…  

Ellide kabulleniş yaşanırmış. Bizim elli öyle bir döneme geldi ki kabul etmeyip de ne edeceksin? Bütün acıları, öğrettikleri ve ardından sunduğu hediyeleriyle yaşam büyüleyici! Yaralayıp yaralayıp şifalandıran güzelliğiyle beni tokat manyağı yaptın ey tatlı hayat. Seviyorum seni. Bütün güzelliklerini serp üstümüze.  

Blogum bana çok şey öğretti. Sanki her şeyden haberi varmış gibi, dün bu yazı üzerinde debelenirken bana mesaj gönderdi: 13 Ocak 2022, blogumun dokuzuncu yaş günüymüş. Doğum günün kutlu olsun güzel öğretmenim. Satürnüm benim! Benim de bu yıl kutlayacağım ellinci yaşımda, birlikte çok daha güzel bir döngüye yol almamızı diliyorum! Bütün blog arkadaşlarımla birlikte!