Beline kadar eğildiği masadan doğrulup kapıya seyirtti. Nizam kabul etmeyen üç harfini sıraladığı bir kağıt yapıştırdı kapımızın ortasına: “nay”. Boş gözlerle ve dolu kahvelerle tek tek dökülmeye başlamış, kendine en rahat saklanıp uyuklayabileceği sandalyeyi bulmaya çalışan figürlerin farkında değil gibiydi. Dünyanın en önemli işini yapan güvenli elleri ve büyük hareketleriyle üç adımda masasına döndü. Birkaç harf daha attı bir başka beyazlığa. Hızla dönüp diğer kapıya koşturdu ve ortasına yapıştırdı kağıdını: “aye”. Sınıfta hep kapalı duran griliğin de bir kapı olduğunu ilk kez görüyordum. Üzerinde asılı beyaz kağıtlardaki sözcükleri oturduğum yerden çok net görüyordum. Onun masmavi gözleri ise bizi değil, kendi içinin derinlerinde yazılı ders planını görüyordu. Yüzümüze bakmadan hararetle işini yapsa da düşündüğü tabii ki bizlerdik.

Çok iyi İngilizce biliyoruz diye oturma hakkını edindiğimiz sandalyelerimizden, daha önce hiç görmediğimiz sözcüklere bakıyorduk çaktırmadan. Koca varlığıyla önümüzde devinip duran bu hareket yumağının aniden dönüp bir şey sormasından ürkmüştük belki de öğrenci zihnimizde. Daha bu iki kelimeyi bile bilmiyorsak nasıl yanıtlardık bu ciddi İngiliz Akademisyeni?

Korktuğumuz başımıza geldi! “Kalkın” dedi maviliklerini üzerimize dikerek. Kalkmadık tabii. Deli miyiz biz? On küsur yıldır iyice belletilmiş sınıfta ayağa kalkılmayacağı. O bize bakıyor, biz de birbirimize. Ötekiler ne yaparsa aynısını yapacağız. Aye ve nay’i bilmiyorsak belki şu an duyduğumuzu da yanlış anlıyoruzdur. Spor yapacak halimiz yok ya edebiyat fakültesinde.

“KALKIN!” Ufacık bir artikülasyon sorunu bile yaşatmayan ağzı ve heceleri çok daha İngiliz netliğinde atılmışlardı. Kanada’dan gelen arkadaşımız kalkınca, “doğrudur” dedik, sağımızı solumuzu çekiştire çekiştire doğrulduk. Yıl 1989. Ülkemin iyi okullarında yetişip Bilkent’e varmış olsak da İstanbullusundan Mersinlisine, çoğumuz “Açın: Sayfa 37” eğitim yaklaşımıyla öğrenim görmüştük. Sabah sabah bir heyecanla ayağa dikilerek değil. Bu saatte sınıfın önünde ayağa dikildiğimiz tek durum, edebiyat hocasının hiçbir sabah ihmal etmediği sözlüleriydi. Ceza dışındakileri diyorum elbet ama aslında o sözlüler de daimi ceza niteliğindeydi. Türk Dili ve Edebiyatı kitabının arkasında özetlenmiş edebiyat tarihi bölümünü her şeyiyle ezberlemek!

Sınıfta ayağa kaldırılınca hiçbir soruyu cevaplayamayacağımı bilen deneyimimle kalbim gübürdemeye başladı. Ciddiyetle üzerimizde dolaşan mavi gözlerin şakası yoktu. “Şimdi size söyleyeceğim fikri onaylıyorsanız, doğru buluyorsanız, kabul ediyorsanız, ‘aye’ kapısından çıkacaksınız, reddediyorsanız ‘nay’ kapısından.”

Sınıftan çıkmak mı? Daha neler? Ama en azından kolay bir şey istedi. Söylediği fikrin ne olduğunu şu an hiç anımsamıyorum. Bana uyan öbeğin peşine takılıp dışarı çıktım. Sınıfın dışında iki boş bakışlı grup olmuştuk. Heyecanını da alıp yanımıza fırladı: “Girin içeri.”

Her derse beş dakika geç gelmesinin sebebinin hocalarımızın dikkatini çekmek olduğunu itiraf etmiş süslü arkadaşımız, o gün yanlışlıkla zamanında sınıfta bulunduğu için kaderine saydırıyordu sanırım. Kahvesini ve arabasının anahtarını bile bırakamamıştı daha ki tekrar dışarı çıkması gerekti. Her sabah kapıyı açıp alev alev sınıftakilere ve hocaya bakan gözleri, bir sağa bir sola devriliyordu şimdi: “Naapıyo bu yaaa.” İstemeden sürüklendi dışarı. Dönünce babasının şirketine gireceği için sadece bir diploma alması beklenen arkadaşlarımızdandı. Finallerden önce minnoş minnoş yanımıza gelip “bu sene hangi kitapları okudunuz” diyenlerden.

Birkaç seans daha girip çıktıktan sonra sandalyelerimize yapışabildik tekrar. Enerjisinin ve heyecanının onda birini bile göremediği bu güruh, öğretmenimizin içini sıkmıştı belli ki. Birkaç denizyıldızını olsun kurtarabilme ümidiyle seçti sözcüklerini Dr Raw: “Bu, Birleşik Krallık Parlamentosunda gerçekleşen oylamaların bir modeliydi.” Işıksız gözlerimizi taradı… Dudakları mıydı önce düşen yoksa omuzları mı tam ayırt edemedim. Ama üçüncü düşen sesiydi: “Açın: Sayfa 37.”

Otuz yıl sonra hatırladığım ender konulardandır İngiliz Avam Kamarası, Lortlar Kamarası ve kapılar… Ezberim olmadığını söylemiş miydim?

Çok dırdırlanan oldu o gün. Ve sonraki gün. Ve daha sonraki. Sınıfın her yerinde heyecanla koşturarak ve kimi yerlerde sesini yükseltip alçaltarak anlatırdı Dr Raw. Aniden aşka gelir, öğretmen masasını ortaya çeker, sandalyeyi ‘daaan’ diye tepesine oturtur, kendi de sıçrayıp üstüne çıkardı ve oradan anlatırdı. Ya da her şeyi aşağı atıp masanın üstüne yatar ve konuyu netleştirecek canlandırmalar silsilesiyle neredeyse ruhunu teslim ederdi. İşini bitirip -düz- akademisyen konumuna geçince de heyecanla bakışlarımızı tarardı. Işıksız gözler… Önce dudakları düşerdi. Omuzları mı yoksa? En son da sesi. Dimdik bir eğitmenin kafasının bile öne düştüğünü görmek ise en üzücüsü oluyor. Çok şey katmayı düşleyerek, fark yaratma ümidiyle hazırladığın, bütün ruhunu ortaya dökerek aktarmaya çabaladığın derslerden, hiçbir işe yaramadığın hissiyle, bir cümle bile katamadığının iç sıkıntısıyla ayrılmak tüm gün kalbinizin bir tarafını tırtıklar. Davranışlarının saçma bulunacağı korkusu hiçbir adanmış eğitimcide yoktur. Ama yukarıda bahsettiğim yaşanmışlıklar, bir öğretmenin ömründen ömür çalar.

Ne filmler izletirdi, ne çalışmalar getirirdi! Katılıma dirençli bir ruhsuzlukla karşılaşırdı çokça.

Zamanla alıştı sınıf arkadaşlarım bu cesur yüreğin coşkulu hallerine. Garipsemez oldular. O bize alışamadı. Işıksızlığımıza inanamadı.

Sınıfta pek arkadaşım olmadığı için bilemezdim onların ne düşündüğünü ama ben dönem başlarında dersleri ve öğretmenleri tarayıp da Dr Laurence Raw adını gördüm mü aşırı mutlu olurdum. Tüm dönemin heyecanını en baştan peşin peşin yaşardım. Edebiyatı, tarihi, politikayı, günlük hayatı ve sanatı birbirine bağlayarak ve deli bir heyecanla öğrenmenin doyumuna varırdım. Ölü Ozanlar Derneği filminin eğitim dünyasını sarstığı zamanlarda, her gün kendi versiyonumuzu yaşadığımız için de çok şanslı hissederdim. Üstelik John Keating (R. Williams) gibi baygın da bakmadığı için daha da çok severdim derslerini. “Sürekli gülümsüyor ve bize çok yapmacık ilgi gösteriyor” diye içten içe bir hocama küsüp yıl boyu kendisiyle iletişmeden derslerimi yapmış bir yaratıktım ben de sonuçta… Karşısındakine değer vermesi ve birey olarak görmesi, anlattığım bütün coşkulu hallerine rağmen ciddiyeti ve doğallığını sevmiştim bu dopdolu öğretmenin.

Bebek gibi değil insan gibi dinlerdi öğrencilerini. Gereksizce kondurulmuş beceriksiz bir gülümseme veya şefkat kasları kıpraşması görmezdiniz yüzünde. Belli ki, en az benim kadar o da sevmezdi iğreti gösterileri.

Pek kimseler bilmezdi 16 yaşındayken üniversiteye girmemle babamın hastaneye yatışının eş zamanlılığını. Anlatanlardan değildim. Sızlananlardan hiç değildim. Ciddi sorunlarımın kendim ne kadar farkındaydım onu da bilmiyorum. Pazartesi sabahları herkes birbirine hafta sonu gittiği barları anlatırdı. Bodrum’a gitmeye alışmış bazıları ise benim sürekli evci çıkmama dudak bükmeyi ve gizli gizli nerelerde sürttüğümü anlamayı kendine iş edinmişti. Yanıtlamazdım. Nasıl inandırabilirdim ki zaten her hafta sonunu hastanede bilinci kapalı babamın ayak ucuna ilişerek annemi teselli etmeye çabalayarak geçirdiğime ve hatta bunu yapabilmek için arada bazı doktorlara ücretsiz çeviri yapmak durumunda kaldığıma? Onlar Ankara’nın barlarının her tarafını ezberlerken benim, hastanenin tüm kapılarını ve olası çözüm yollarını çalıştığıma? Pek çok zaman günde sadece bir öğün simit yediğime? Otobüs bileti alamadığım için Çankaya’dan terminale, Emek’ten Esat’a yürüdüğüme? Servisi kaçırırsam başka seçeneğim olmadığı için dersi de kaçırdığıma? Kitaplarını isteyip fotokopi çektirmek zorunda kaldığım için çok utandığıma? Benim dünyamı nasıl anlatabilirdim?

Kazandığımda Bilkent’in dördüncü yılıydı. Paralı olduğunu bile bilmiyorduk. Sonuçlar gelince milletten duyduk bu gerçeği, ama annem, büyük bir kararlılıkla “Okutacağım seni” dedi. Zor yıllardı. Ağlamak sıklamak hoş değil. Kısaca; zordu. Ev, araba, baba yadigarı satıldı, banka kredileri ödendi.

Derdim öyle büyüktü ki. Ailemin bütün sıkıntılarının üstüne bir de benim problem yaratıyor olmamı kaldıramıyordum. İkinci sınıftaydım sanıyorum, dayanamadım, topladım eşyalarımı döndüm eve “Ben okulu bıraktım” diye. Dinledi annem. Hiç ses çıkarmadı günlerce. Bir ay geçmişti ki bavulumu elime tutuşturup geri yolladı Ankara’ya: “Hadi bakalım, yeter o kadar rehabilitasyon, git şimdi okulunu bitir.” Akıl hastanesinden raporumla döndüm tatlı düşüme. Kaç haftadır yoksun. Kimse yanaşmıyor yardıma, kabul etmek istemiyor devamsızlığını ve sonrasındaki devamını. Tek bir yere bağladılar çözümü: Dr Laurence Raw. Çünkü kaç dersinden bir sürü sınav ve haşmetli ödev kağıdı teslimi kaçırmışım. “Git konuş, olmaz ama, kabul ederse bakarız” gibi bir şeyler dendi.

Kimselerle konuşmayan bir gencim. Öğretmenlerimleyse asla. Onların pozisyonlarına saygımla durmuş, otoritelerine ciddiyetle yanıt vermişim her zaman. Şimdi nasıl konuşayım? Öyle zor ki.

Dr Raw’un odasının yeri bile değişmiş ben yokken (Belki de hiç bilmiyordum nerede olduğunu). Kapısını çaldım, girdim. İştahla daldığı kağıtlardan kafasını kaldırdı. Yüzünde birkaç kas belirsizce kımıldanıp yerine döndü. Belli ki aniden karşısına çıkmamı (ya da karşısına çıkmamı) garipsemişti ama hiçbir yargıda bulunmadan, kibarca önce beni dinledi. Dertlerimi anlatmayı sevmezdim. Ne kendime ne de başkalarına. Dillendirmeden ve büyütmeden, üstesinden gelmeye çalışırdım. Dolayısıyla, hikayemin ne kadarını anlatabildim ona hiç bilmiyorum, ama önce o sevdiğim öğretmen ciddiyetiyle durumun önemini anlatıp kavrattı, sonra içtenlikle ne yapılabileceğini düşündü. Hem kızıyordu kibarca hem de bana benden çok değer verdiğini, önemseyip derdimi sahiplendiğini hissettiriyordu. İlk kez bir öğretmenimle insanca bir yaşam paylaşımım oluyordu. Serçe gibi gözlerine bakıyordum. Eve dönmemeliyim. Dönemem. Allahım ne olur…

Bir süre mavi gözleriyle hem beni hem yaşamı hem yapabileceklerini hem de yapabileceklerimi taradı: “Sana bir şans vereceğim ama çok ciddi çabalaman lazım. Kaçırdığın sınavları evde yazıp getirmeni istiyorum. Ama sadece bir haftan var. Sonrasında artık bir şey yapamam. Tamam mı? Yapacak mısın?”

Yanılmıyorsam, en az yedi, belki on tane sınavdan bahsediyordu. Sınıfta da olsak, bizim sınavlarımız açık uçlu ve defter-kitap açık sınavlar olurdu zaten. Kurs boyu öğrenilen bilmem kaç konuyu karşılaştırarak, sorulan derin düşünme sorusunu irdeleyip yanıt bulman beklenirdi ve bu kompozisyonların her biri altı-yedi sayfayı bulurdu. Bir haftada mı?!

Kabul! Tabii ki kabul!

Artık sadece kendime ve anneme değil öğretmenime de bir borcum vardı. Bir hafta kapadım kendimi bir dostun evine. Gece gündüz uyumuyorum, yazıyorum sürekli. Arada okula gidip geliyorum ve devam ediyorum. Herkes seferber oldu. Biri not temin etti, biri yatağını verdi (uyumasam da), öteki yemek hazırlayıp çalışma masasına getiriyor, diğeri çay taşıyor. Ben İngiliz tarihinin, edebiyatının, bilmem hangi bıdı bıdılarının yansımalarının ve bilmem nereye etkilerinin altından girip üstünden çıkıyorum. Öldüm! Ama hepsini tamamladım misler gibi.

Bu kez gururla çaldım o çok iyi bildiğim kapıyı. Beni yüreğiyle dinleyen büyüğümün kapısını. Şu anda, o odaya girip yüzümü görmeye çalışıyorum. Öyle gülümsetiyor ve ağlama isteği veriyor o sahne…

Abartılı bir sevinç gösterisiyle karşılamadı tabii ki ama nasılsa, mutluluğunu, kıvancını ve takdirini hissettim. Hepsinden de iyi notlar geldi. Didik didik edip detaylı dönütünü de esirgemedi elbette. Her zaman sevdiğim, farklı ve çok yapıcı gördüğüm ‘gelişime yönelik’ tavrını sergiledi yine. Konu da orada, o odada kapandı ve bir daha kimse lafını etmedi. Ama o vakte kadar ‘satisfactory’ ortalama getiren ben (yeterli), böylesi bir çalışmayla kendi sınırlarımı görebildim herhalde ki önce şeref öğrencisi oldum, ardından da yüksek şeref…

Her akademisyenin yapmayacağı hele ki öyle bir okulda pek kimsenin yanaşmayacağı bir durumu göze alarak belki de riske girmişti eğitimci coşkusuyla bezeli insan yüreği. Öte yandan bana kendimi tanıma ve hatta aşma şansı sunmuştu…

Yıllar içerisinde yüzünün, enerjisinin, coşkusunun düştüğünü izlemek beni üzerken artık hiç görmemeye başlamıştım öğretmenimi. Meğer ayrılmış. Ne büyük kayıptı okulum için. “Bize mi tahammül edemez oldu acaba” diye bile düşündüm. Işıksızlığımızdan mı fenalaştı?

Yerinin hayatımda ne büyük olduğunu yeniden söylememe bilmem gerek var mı? Çok üzüldüm artık ondan bilgi ve ilgi alamayacak olmama. Ama son zamanlarında öyle farklı, öyle ‘küs’ gibi bakıyor ve zoraki selamlıyordu ki “belki de iyi olmuştur onun için bu değişim” diye sevindim yine de onun adına. İçimdeki öğrenci ise bu kaybın büyüklüğünü idrak edince her yerde, her mecrada onu arar oldu. Pek bir sosyal medyada, herkesler herkesleri, kirvesine, ebesine ve kreş dahil bilumum öğretmenine varana kadar eklerken, benim heyecanla ve merakla Twitter’da arayıp bulduğum yegane öğretmenim Dr Raw olmuştu. Çünkü onun her zaman söyleyecek gerçek sözleri vardı. Onun her yaşımda bana öğrettiği yeni fikirler vardı. Ömür boyu öğrenen olmaya çabaladığımca ömür-boyu öğretenimdi. Kültür Derneklerinde sunumu olduğunu görünce yağmur-çamur demeden gidip dinlerdim. Hem de koca salondaki herkesten daha özel hissederek (yıllar önce minicik odadaki paylaşımımıza göz kırparak)… Ama konuşmazdım kendisiyle hiç. İzlettiği filmlerin, anlattığı konuların, paylaştığı makalelerin içine düşerdim ağzımın suyunun akmasını engelleyemeden, ama yanına gidip bir kelimecik etmezdim. Kibirden olmadığını tahmin etmişsinizdir. Tam tersi… O öyle büyüktü ki yüzlerce öğrencisinden birini tanımasını bekleyecek kadar saygısızlık edemezdim. Vaktini alamazdım. Ayrıca geçmişte onu yeterince sıkıntıya sokmuştum. Zaten belki sınıfımızı hatırlamak bile istemiyordu. Belki orada bile olmamalıydım!

Çocukça safsatalar… Ne büyük anlam yüklemişim. Büyük olasılıkla sadece ayıp ediyordum bir selam bile vermeyerek. Işıksız öğrencilere kızgınlığını artırıyordum. Ya da nankör buluyordu beni. Ya da zerre kadar hatırlamıyordu gerçekten de…

Şimdi olsa yanına koşarım! Sayfalardır anlatmaya çalıştıklarımı soluksuz kalasıya anlatırım mavi gözlerinin, yüzünün, omuzlarının, boynunun ve coşkusunun düşmesine izin vermeden. Özür dilerim herkes adına. Tesadüfen bir barda karşılaştığımızda, eşiyle ve dostlarıyla kendisini kahkahalarla gülerken görünce ne kadar mutlu olduğumu anlatırım. Heyecanının ölmediğine, insanları hâlâ sevdiğine ne kadar sevindiğimi…

Sonra teşekkür ederim. Bana öğrettiği bilgiler kadar kattığı bakış açısına da. Derin bir sanat eğitimi vermeye çabaladığına. Bizleri hak ettiğimizden de çok önemsediğine. Yıllarca gazetede ve hastanede çalıştıktan sonra dönüp öğretmen olduğumu anlatırdım gülerek. Bilkent’te Öğretmen Eğitimi master’ına başladığım ay “Sizi etkileyen bir öğretmeninizi ve bu kişinin katkılarını mesleğinize nasıl yansıtacağınızı anlatın” dediklerinde sayfalarca kendisini anlattığımı da söylerdim elbet.

Söylerdim… Yapardım… Derdim… Onu da mutlu etmeye çabalardım… Işık ışık coşardım… Üç yıl önce dünyanın ışıksızlığına gözlerini kapadığını öğrenmeseydim. Yeni duydum. Farkında olmadan ne çok bahsetmişsem eşime, o bildiği halde bana söyleyememiş çok üzülürüm diye. Üzüldüm. Çok üzüldüm. Babam öldüğündeki gibi, can dostum öldüğündeki gibi, sizin ayrılışınızı duyunca da çok çok üzüldüm öğretmenim…

Siz olmasanız hayatım başka yöne devrilirdi. Eminim nice öğrencinizin de evrilmesine yön vermişsinizdir. Kendimiz bile bilmediğimizden size belli edemesek de ışıksız dünyamızı aydınlattığınız için binlerce teşekkür ederim.

Öğretmen Eğitiminde kafama yerleştirdiğim bilgilerin yanına sizin resminizi de astım. Metodolojinizle tanıştıktan sonra ‘Sayfa 37 Approach’ yapamazdım. Yapmadım öğretmenim. Atladım zıpladım. Işıksızlıktan yılmamaya çalıştım. Küçük odamın ve kocaman yüreğimin kapısını çalan herkesi dinledim. Bebek gibi değil insan gibi. Gereksizce kondurulmuş beceriksiz bir gülümseme veya şefkat kasları kıpraşması göstermeden. Ama tüm yüreğimle. İğreti gösterileri sevmediğim için, kabul edilmedim birçok zaman. İlla beni sevsinler diye değil de eğitim kalitesini nasıl artırabiliriz diye çalıştım yıllarca. Coşkunuzu taşıdım bayrak gibi. Miniciklerimin beyinlerinde bile çeşitli alanları birbirine bağlama fırsatı yarattım. Sayfa 37’yi yapmam için yoğun baskı olmaya başlayınca da mesleği bıraktım. İyimserliği yüksek olanlar daha çabuk küsermiş. Çabuk mu oldu 37. sayfayı yırtma isteğim bilmiyorum ama muhtemelen uzunca bir süre kırgın ve de kızgın bir yüzle dolaştım.

Yaşam, bizim coştuğumuzca fırsat sunmuyor galiba öğretmenim. Kendisine güvenilmesinin ağır yükünü omuzlarında istemeyen bir yeni yetme gibi dikleniyor biz iyi niyetli umutlar besledikçe. Yaşamak zorunda bırakıldığınız tüm dertler için özür dilerim. Sizin bana yaptığınız gibi ben size yardımcı olamadım. Işıklar içinde uyuyun.

**************************************************

Arkadaşımın da size söylemek istedikleri var:

1989 yılında İngiliz Dili Edebiyatı bölümüne başladığımda ilk karşılaştığım öğretmenim Laurence Raw olmuştu… Kendisinin çok renkli kişiliği beni o kadar etkilemişti ki istemeyerek girmiş olduğum bölümü bile sever olmuştum… Derslere devam ederken, aynı sene Ölü Ozanlar Derneği filmi yayınlanmıştı… Film beni de etkilemişti, tüm diğer izleyenler gibi… Özellikle de Robin Williams’ın canlandırdığı öğretmen karakteri. Tüm izleyen öğrencilerin aklından geçen, “öğretmenler böyle olsa keşke” idi belki de… Ama benim aklımdan geçense ne kadar şanslı olduğumdu, Laurence Raw filmdeki tüm kriterlere uyan biriydi zaten. Gerçekten de, her ‘carpe diem’ sözünü duyduğumda, bana Öğretmenim Laurence Raw’ı hatırlatır. Bana edebiyatı sevdiren, hayata farklı açıdan bakmamı öğreten o güzel insanı.

Bir gün sınav notlarımız açıklanacaktı… İlk sınavlarımızdan biriydi. Herkese sınav kağıtlarını dağıtmıştı… Ben de sınav kağıdımı incelemeye başladım… B+ almıştım, ama notları topladığımda B almam gerektiğini gördüm… Biraz tereddüt ettim. Sonrasında Dr Laurence Raw’a kağıdımı gösterdim ve dedim ki “Benim aslında B almam gerekir, sanırım yanlış hesaplamışsınız.” Bana verdiği cevap hiç aklımdan gitmiyor… Hayır senin hakkın B+ dedi… O gün aslında bana bir şey daha öğretmişti: Dürüstlük her zaman kazanır… O davranışı beni çok mutlu etmişti. Hem bir insan olarak hem de bir öğrenci olarak… O gün değeri benim gözümde daha da artmıştı… Kaç kişi böyle bir davranışı bir öğretmeninden görmüştür ki…

Seneler geçmiş olmasına rağmen, yüzünü, sesini, ismini unutmadığım tek öğretmenim… Arkadaşım arayıp bana yıllar sonra Dr Laurence Raw u hatırlayıp hatırlamadığımı sorduğunda ilk aklıma gelen o güzel gülüşü oldu… Sonrasında da vefat ettiğini duyduğumda gerçekten çok üzüldüm… Bu yazdıklarımı kendisi hayattayken paylaşmak da isterdim… Kendisini iyi ki tanımışım. İyi ki benim öğretmenim olmuş… Mekanın Cennet, Kabrin nur olsun, Sevgili Öğretmenim Dr Laurence Raw…

Rana TATAROĞLU

Bilkent ELIT 1993 Mezunu