Etiketler

, , , ,

1-13 Ağustos 2018 tarihlerinde Ukrayna’da idim ancak izlenimlerimi günlük kaydetmediğim ve gelince de hiç boşluk bulamadığım için gezi notlarımı bir türlü paylaşamadım. Fakat her sene yaz başlarında gezi yazılarıma ziyaret arttığı için anlıyorum ki insanlar ihtiyaç duyuyor. O yüzden elimden geldiğince anılarımı anımsamaya, görüşlerimi özetlemeye, ufak tefek notlarımı derlemeye çalıştım bu yaz gezisine çıkmadan önce. Ancak “ufaktan bir şeyler yazayım” derken yine öyle bir iş çıktı ki ne seyahatime hazırlanabildim ne de bu yazıyı bitirebildim. Olan kısmını konulara bölüp koyuyorum şimdilik. Kiev notlarını da tatil dönüşünde paylaşacağım izninizle.

Başarabilirsem belki bu yaza dair ufak tefek anları diğer blogumdan paylaşırım. Görüşmek üzere!

UKRAYNA’YA GİTMELİ

Son yıllarda oluşmuş malum turizm biçiminden dolayı, hakkında lüzumsuz fazlalıkta yazı olan Ukrayna’ya dair bilgi vermekten ziyade izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. İster istemez kendi halkıma ve dünyanın en güzeli olan canım ülkeme dokundurmadan edemeyeceğim tabii.

“İyi ki gitmişim” dedim mi? Sevdim mi? Tabii ki!

‘Özgürlük bizim dinimizdir’ diyen bir ülke sevilmez de ne yapılır…

Sevilir Ukrayna. Hiçbir şeyi için olmasa bile özgürlüğü sindirmişlikleriyle sevilir.

 

DİNİMİZ ÖZGÜRLÜKTÜR

Halkın gelir düzeyinin düşük olduğuna dair çok yazı okumuştum gitmeden. ‘Düşük’ ne demek bilmiyorum. Ama görünen o ki bu durum ne özgürlüklerini ne de mutluluklarını engelliyor. Halkın özgürce takılabileceği, eğlenip rahatlayabileceği çok fazla alan yaratılmış. Kolaylıkla ulaşılabilen sahiller, kent göbeğindeki bol ağaçlı geniş parklar, trafiğe kapalı alanlar, huzurlu ışıklandırması ve müziği bol meydanlar…

Açık bar hâlini almış bazı ara sokaklar ve avlularda öbek öbek gençler sohbet ediyor. Başkent Kiev’in büyük meydanlarına hafta sonları araç giremiyor. Özgürlük Meydanı’nın geniş caddeleri; Maidan’ı alt şehir Podil’e bağlayan Andriivski Yokuşu ve Podil’in meydanı, eğlenmek isteyen halka bırakılıyor. Yetmişlik şişesini kapan bu alanlardan birinde yerini alıyor.

Hoş elbiseleriyle hanım kızlar sohbet ediyor. Bazen güzel müziğin etkisinde bir beyefendi kibarca dansa davet ediyor. Derin sohbetteki kızımız ya “hayır” diyor ya da bir tur dans edip iyi gecelerleşiyorlar. Birbirini tanımayan kadınlar ve erkekler diğerlerinin alanına saygıyı koruyarak geceyi hep birlikte geçiriyor. Kimse kimseye bakmıyor, huzursuz etmiyor, bunaltırcasına göz hapsine almıyor. Tek bir ülkenin turistleri hariç. Onlar medeniyetten ve özgüvenden uzak garip göz süzüşleri, şekilli sigara dumanı üfleyişlerini ve iğrenç göründüğünü bir türlü fark edemedikleri uzuv kaşımalarını bu ülkenin kızlarına da sergilemekten gurur duyuyorlar. Yok, Araplardan bahsetmiyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla onlar sadece Meydan’daki Türk restoranda oturup Arapça müzik dinlemek ve nargile tüttürmek için gelmişler Kiev’e. Helal.

İNSANA SAYGI

Sadece belediyelerin kent sakinlerinin dinlencesine duydukları saygıdan değil, bireylerin birbirine saygısından bahsediyorum. Yanındaki arkadaşından tutun içinde bulunduğu küçük topluma kadar. Nasıl bu izlenime kapıldım?

En başta sigara ile ilgili gözlemlerim sayesinde.

– Yolda yürürken sigara içen insan çok az gördüm örneğin. Temiz havayı içime çekerek yürümeyi ne kadar özlediğimi de daha iyi anladım.

– Toplu hâlde bulunulan yerlerde sigara içen gördüğümü hatırlamıyorum. Ama beni en sarsan durum restoran-kafeler oldu. Bahçesinde, yani tamamen açık havada oturduğumuz hâlde kimse sigara içmiyor. Sigarası gelen kalkıyor, mekandan uzaklaşıp kaldırımın ücra bir köşesinde içip masasına geri dönüyor. Bu durum beni gerçekten kendilerine sonsuz hayran bıraktı.

– Binalarda yani evlerde uyarı yazıları oluyor: “Burası sigara içilmeyen bir binadır. Cezası ….” diye. Kiev’deki ilk evimizde yoktu böyle bir şey. Hatta gece yan daireden gelen yoğun sigara kokusundan çok rahatsız olduk. Odessa’da ev sahibi, olmayan İngilizcesiyle üç-beş kere tekrarladı “lütfen sigara içmeyin” diye. Evin duvarında da çok net yazıyor olmasına rağmen (ki bu da bize “acaba Türklerle böyle bir sorun mu yaşadı” diye düşündürdü).

Lviv’de yan dairede yaşayan aileyi gözlemledik; sırayla bahçeye çıkıp giriyorlardı sigara için. Kiev’deki ikinci evimizde cezasının ne kadar olduğu da yazıyordu. Sigara içmediğimiz halde korktuk 🙂

Beni fazlasıyla rahatsız eden bir durum olduğu için ilgiyle incelediğim bir diğer konu da cep telefonu meselesiydi. Daha önce dediğim gibi, gençler her yerde. Eğlence-dinlence her yerde. Bunalan halkın yeniden refahı, deşarjı için her şey sunulmuş. Onlar da muhteşem bir biçimde değerlendiriyor bu fırsatları. Şehir merkezleriyle bütünleşmiş parklar, nehir kenarına atılmış armutlar, plajlar, meydanlar, makul fiyatlı mekanlar insan dolu. Halk dışarıda yaşıyor gibi. Nasıl güzel sohbet ediyorlar. Ne derin konuşur görünüyorlar. Ne de tatlı bir ciddiyetle. Ne kısık bir sesle. Ne yerinde gülüşlerle. Kıs-kan-dım! Daha da gıcıklandığım kısım; bunca genç insanın, bırakın ellerini, pek çoğunun masasında bile cep telefonu görmemiş olmamdı. Sadece sohbet etmeye gelmişler. O ânı yaşamaya. Görüşmek için vaktini istedikleri arkadaşlarıyla saygıyla paylaşmaya. Yalnız gezen kızlar dışında (muhtemelen onların da bir kısmı turist filandır) özçekim yapana da pek rastlamadım. Bir tane garip gülüşlü genç gördüm cep telefonuyla video çekerek dolaşan. Kiev’deki muhteşem St. Andrew’s Kilisesini çekerek yürüyordu. Yanımızdan geçerken şunları duyduk: “Arkadaşlar, bunun bir de katedral versiyonu var.” Bir adet Türk YouTube kanalı patronuymış kendileri.

KÜLTÜRE SAYGI 

Çok üzgünüm ama Ortodoksların Roması da denen bir kentteyiz. Sadece kızlara değil bu muhteşem eserlere de biraz bakabilmenizi dilerdim. Hiçbir şey bilmeden-anlamadan ve hatta -görmeden- gezdiğiniz bir ülkeyi ne kadar “gezdim” diyebilirsiniz?

Benzer bir durum o kilisenin katedral versiyonunda yaşandı. Kiev’de, dünya güzeli Saint Sophia Katedralinin müzesini etüt ediyoruz. Bir grup Türk genci harala-gürele içeri dalar, hölölö hölölö bağrışarak müzenin her tarafına yayılır, bir dakika bile durmadan da çıkıp gider. O kadarcık zamanda kulakların duyduğu küfürler bir ömre bedel. Son cümleleri şunlardır: “Bu adamlar bizden çalmış hep bunları! Araştırmadık da hiç, bilmiyoz ki ne bunlar, ööle mal mal bakıyoz, hadi s.ktir olup gidelim nehir kenarına.” Çıkarlarken “bence de bi gidin” demekten kendimi alamadım…

Neden okumadın? Neden biraz olsun araştırmadın gelmeden? Neden şimdi okumuyorsun? İngilizce bilmiyorsan bile resimlere, sergilere bak, üst katı merak et, merdivenleri takip edip kulenin tepesine çık, koca çanların işleyişi ile mest ol.

Bahsettiğim katedral ve kilise ile ilgili bilgi ve fotoğrafları Kiev yazısına koyacağım. Şimdilik sadece çanların arasında mutluluğun resmini paylaşayım. O çanları çalan beyi izleme şerefine nail olduk, daha ne diyeyim…

Her şeyi sadece para-din-çalmışlar-biz harikayız boyutlarında görebilmekten ne zaman kurtulabiliriz?

O katedrale gir. Bak bakalım ne yapıyorlar, nasıl yapıyorlar. Ama rica ederim selfie çekme. İbadetlerine saygı duy. Sessizce bir köşeden izle ve belli etme.

Kendi ülkesinde müze gezmeyip yurt dışında tanışan ve anlamayanlardan bahsediyorum tabii. Yoksa çok güzel gençlerimizle de karşılaştığım oluyor müze ziyaretlerinde.

Neyse, coştum yine. Bu konudaki serzenişlerimi geziden döndüğüm gibi yazmıştım zaten: “Türk Turistten Bir Rica

İzlenimlerimin devamını ve Odessa kentini yarın yayınlayacağım. Antalya’dan sevgiler…

I’ll be back…

Reklamlar