Etiketler

, ,

Haşmetli Lovćen dağını karşısına almış, St John dağına sırtını dayamış kent, konuklarına sunduğu her türden güzellikle o kadar iddialı ki Karadağ’a gitmenizin tek nedeni bile olabilir.

 

Tabii ki her turistik merkezde olduğu gibi bir eski şehri ve yeni kısmı var. Kotor otobüs terminalinde indiğiniz andan itibaren görülebilen kale surlarının kapısından daldığınız anda 17.yüzyılda buluyorsunuz kendinizi. Bazı yapılar daha da eski.

Dağın eteğine üçgen biçiminde yerleşmiş Venedik kentinin doğal olarak üç girişi var: 1500’lü yıllardan kalma Deniz Kapısı, Nehir Kapısı ve Güney Kapısı. Adriyatik’e varan bir körfeze (Boka Kotorska) bakan ana kapıdan girip çoğu Venediklilerden kalma yapılar arasındaki daracık sokaklarda kaybolmak tabii ki Kotor’da yapmanız gereken ilk etkinlik.

‘Kaleiçi’ olan her kent gibi buranın da sokaklarında yok olup bir daha asla bulunamayacakmışsınız hissi yaşıyorsunuz başta, ama ikinci günden itibaren ‘zaten hep orada yaşıyormuşsunuz’ rahatlığıyla dalıp çıkıyorsunuz sokaklara. Şu bizim Dük’ün malikanesinden sola, kedi müzesinden sağa filan. Kotor’un kedileri ünlüymüş de bizimkilerden farklı bir çalışmalarını görmedim. Kedi objeleriyle dolu olduğunu okuduğum müzeye de giresim gelmedi. Facebook da aynı görevi görüyor.

Ama soylu Grgurina Ailesinin bir zamanlar yaşadığı evde ziyaretçilerini kabul eden Deniz Müzesi (Museum Maritimum) görülmeye değer. Giriş katında Barbaros tasviri bulunan ve diğer iki katı da gezilebilen barok müze binası 1732’de yapılmış. Giriş 4 Euro, öğrenci 1 €.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

‘Dedikodulu Sokak’ denen ‘Karampana’ yani çeşme müzeye çok yakın. Çeşme başı olduğu için tabii ki muhabbet burada dönermiş eskiden. Yoksa aslında göreceğiniz şey minicik bir avlunun ortasında demirden bir tulumba. 17.yüzyıldan kalma barok bir tulumba ama 🙂 UNESCO Dünya Miras listesinde yer alan bu eski kent sokaklarında 19.yy.dan kalma hapishane, Kültür Merkezine dönüştürülmüş 1769 yapımı Venedik askeri hastanesi, 18.yy. binasında kütüphane, eski tiyatro, turizm fakültesi olarak kullanılan bina, 1166’dan Katedral, 1195’ten kilise gibi yapılar görüyorsunuz.

Ana kapıdan girince karşınızda beliren Saat Kulesi 1602 yılını görmüş. Hemen altındaki Utanç Sütunu, onaylanmamış davranışta bulundukları için cezalandırılarak bağlanan ve üzerine suçu yazılarak halkın aşağılamalarıyla başbaşa bırakılan vatandaşları hatırlattığı için beni zorladı tabii. Oradan hep çabuk çabuk geçtim. Ama aslında kente giriş yapan tüm turist kafileleri burada bir durup bol bol fotoğraf çekiyorlar.

Kotor’da yapmanız gereken ikinci etkinlikse tabii ki kaleye tırmanmak, yani Aziz John’a.

Castle of San Giovanni’ye 1350 basamakla tırmanıldığını ve girişin paralı olduğunu okumuştum ama hiçbir yerde bir para gişesi yoktu. Ayrıca bu kaleye çıkmanın daha keyifli bir yolu var: Kentin Nehir Kapısından dışarı çıkıp sağa döndüğünüzde beliren zikzak yolu mutlaka denemenizi öneririm. Spor yapan yaşlı amcaların da olduğu yol çok keyifli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dağın ortasındaki vaha misali kafede yol ikiye ayrılıyor. Soldaki zirveye tırmandırıyor sizi, sağdakiyse kalenin Arka Kapısına 🙂 Bir saatte çıkılıyor yazan olmuş ama ben böyle bir şey diyemeyeceğim. Çünkü sürekli durup fotoğraf çekiyorsunuz. Tepeye gelince oturup manzara seyredip bir şeyler içiyorsunuz (yanınızda götürmelisiniz). Farklı yoldan çıkıp inebiliyorsunuz. Ayrıca iniş yolunda dizler zıngırdayabiliyor. Ama mükemmel bir keyif. Kotor’da yaşıyor olsam ara ara çıkıp inerdim kaleye. Yarı yoldaki kiliseden geri dönenler oluyormuş (1518 yapımı Katolik kilisesi: the Church of Our Lady of Remedy). Bebe belik yoksa bence çok yazık olur buradan yukarı devam etmemek. Dönüşte nasıl olsa eski kentin yakışıklı binalarından birinin bahçesinde oturup soğuk içeceğinizi yudumlarsınız. Gün boyu izlediğiniz büyülü manzarayı tatlı bir gülümsemeyle düşünürken kendinizle gurur duyarsınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Videolarımızı da izleyin

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reklamlar