Kurbağalar, dalgalar, ben…

Özlemişim geceye sadece bu seslerle veda edip yeni başlayacak günü sadece kuş sesleriyle karşılamayı.

İki tanker demirledi koya geceden. Hâlâ fırtınadan kaçıp sığınacak liman arayabiliyoruz. Ümit var.

Saat beş oldu… Gecenin erken saatlerinde açtığım birayı bitirmeye çalışıyorum. Nasıl içildiğini unutmuşum… “Birlikte güzel” demiş ya şair!

Kediler çatımda mavlamasa anlamayacağım hangi ayda olduğumuzu. Takvime neden bakayım ki.

Martın sonu bahardı da hangi Marttı o? Tam tarihi belirtilmiş miydi?

Gerçekten sadece bir yıl mı oldu?

Peki o diğeri kaç yıl oldu? Tepende dikilerek konuşan, her türlü saçıntısını üzerine fırlatan insanlardan oldum olası hoşlanmamışımdır ya hani, bunu düşünürken düşünürken hayal meyal anımsadığım “konuşurken öğrencilerle aynı seviyede olmaya özen göstermeli, tepeden bakmamalıyız” gibi lafların ait olduğu dünya ne zamandı?

Yoksa ben hep bu köyde, karanlığın ve ıssızlığın ortasındaki bu kafede bekçi miydim?

Uzaklardan tirmisçiyi duyuyor gibiyim. O hiç yaşanmış mıydı?

O gazete hiç basılmış mıydı?

Dostlarla aynı arabaya doluşabiliyor muyduk? Omuz omuza halay çekmek yasak mıydı? Kalabalık bir lokantada höpür şapır çorba içmek caiz miydi?

Düşünürken dalmışım. Dans ediyordum bi’ yerlerde. Başka ülkeye mi gitmişim ne? Günah değil mi ki o? Yarasa yemeyesin yanlışlıkla?! Aklıma takıldı da, en son hangi ülkeyle vizeler kalkmıştı?

Ordinolarım vardı ellerimde bi’ zaman. Oracle bilgisayarımın yanında. Orduyla insan etrafımda. Fotoğraflarımı gösterdim ya! “Hmm.. Gençmiş, güzelmişsin. Tam yirmili yaşlar. Mis!” Öyleydim. Şimdi çizgili ve kırçıllıyım. Sağlığıma duacıyım. Sağ-lığına! Bu sığ düzlemde sağ oluşuna. Zaten solu da sevmezsin ya.

Bir adam tanımıştım uzaklarda, tonlarca ağırlıktaki makinenin efendisi.. yaşam kokulu.. sıcacık hayat bakışlı… Sıkıldı, çıktı oyundan.

Oksitosin yetmezliğinden yoldaki köpeğe sarktım. “Sevcem köpek gel nolur” dedim de otları koklaya koklaya uzadı. Ardına düşen sahibini duydum ötelerden “Durucum gel buraya, oralara gitmemiz yasaak..” Sözlerin sahibine üzüldüm. Tüm gün sahilde dolaşıp taşlarla konuşan bir kadıncık nasıl oturacak evinde?

Pek kimseler yoktu tüm gün dışarıda, serçe telaşı takdir edilesi birkaç köylüden başka. Sahilden kum çalma rekoru denemesinde olduğu için traktörüyle sürat yapabilen bir beyefendi ile mekanını güzelleştirme çabasında bahçe tanzimi heyecanıyla yanıp tutuşan testereli bir başka bey. Ne zaman gelebileceği bilmemkaçıncı emirde saklı turistlere gölgelik yapmak için ağaçları mı kesti acep? Evimde kaldığım için göremedim de motorun sesine hayır duaları yağdırdım. Olsun.. Kendi diktiği çiçekleri bol bol suladı ya. Batmakta olan sandalımıza kat çıkma sevdasındayız -fırsat varken-. Zaten virüs korkumuzdan su tüketimimiz o kadar artmış ki belki sandalımız batacak su bulamaz bu sayede. Ne güzel! Ben de doktorun parmağım için verdiği, su dolu kapta sünger sıkma hareketini susuz yapmaya çalışıyorum günlerdir. Nedense? Suları tüketmezsek şayet, denizin dibine oturana kadar kat çıkmamız gerekecek sandalımıza. Cehennemin dibine kadar yolumuz var ne de olsa. Uçuşlar yasak ama! Ne güzel! Uçak kazasında ölen olmaz o zaman ya.

“Sahili boşaltın. Evlerinize gidin. Yürüyüş yapmak yasaktır.”

Durucum evine gitmeden önce bir kerecik gel noolur. Bi sevcem. Bir kalp sesi hissetmek istedim sadece. Hem oralara gitmemiz yasaklandı bugün çıkan emirle. Mart kapıdan baktırıyor sadece…

Ne güzel serenat yapıyor penceremde kurbağalar. Deniz de coştu. Az sonra törene katılır kuşlar. İyi ki yasaklanmadılar.