Hüseyin Rahmi’ye ait olduğu belirtilen bir paragraf okudum. Yazı yazarken duyduğu sessizlik ihtiyacından bahseden Gürpınar şöyle diyor: “Yazı yazarken gürültünün müthiş düşmanıyım. Çıt olmasını istemem. Yapayalnız çalışırım. Yazı yazarken odaya kimsenin girmesine tahammül edemem. Ekseri yukarı kattaki kütüphane odamda yazı yazarım. Gürültüden o kadar nefret ederim ki ben yukarıda çalışırken alttaki odaya da kimsenin girmesine, orada kimsenin dolaşmasına tahammül edemem. Hatta daha tuhafını söyleyeyim. Ben odada çalıştığım sürece sofadaki saatin işlemesi memnudur. Yazıya başlar başlamaz hemen dışarıya çıkar, sofadaki saati durdururum. Avrupa’da fenni bir maske icat etmişler. Bu maskeyi kafalarına geçirenler hiç gürültü duymazlarmış. Maskeden yalnız gözler görünürmüş. Ne iyi. Bulsam derhal bu maskeden ısmarlarım.”

Okurken hem çok sinirlendim hem de yalnız olmadığım hissiyle mutlu olup sakladım bu sözleri.

Bu günlerde ben de usta Zweig’ın Günlükler’ini okuyorum. Diyor ki yazar 18 Eylül 1912 Çarşamba günü: “Sabahın erken saatlerinden beri insanlar beni rahatsız ediyor. Durmadan kapı çalınıyor. Bense dinginlik istiyorum. Kafamı dinlemem için gerçekten de Viyana’dan uzaklaşmam gerek. Biraz olsun sessizlik içinde düşünebilmek için bir parka sığınıyorum. Sonra okuyorum. Ama, Tanrı aşkına, ne zaman çalışacağım ben?” (s.23)

Ileriki sayfalarda, çağdaşı yazarların çalışma ortamlarından da bolca bahsediyor Zweig. Paris’teki tüm yazarların beşinci kattaki çatı katında yaşadığını anlatıyor. Romain Rolland, Duhammel, Christian Beck’i örnek veriyor (ss.74,76). Verhaeren’in evindeki sessizliği iki kat zevk alarak içine çektiğini yazıyor (s.63).

15 Mart günü yaptığı Balzac Evi ziyaretinin ardından şu notu düşüyor günlüğüne: “bu evdeki sessizlik, ıssızlık ve duvarlardaki yazılar insanı çok etkiliyor, bütün bunlar Balzac’ın çalışmalarını kanıtlıyor bize” (s.62)

Kendisinin de Paris’e gittiği gibi ilk işi sessiz bir otel odası bulmak oluyor zaten: “Sonunda Beaujolais adında küçük bir otel buldum, çok büyük bir avantajı var bu otelin, korkunç gürültülü sokaklara değil de Palais Royal’in bahçelerine bakıyor. Odanın döşemesi insanı rahatlatan türde değil, ancak sessizliğin hatırına galiba orayı seçeceğim.” (s.55) Gerçekten de onu seçiyor.

Her konuda olduğu gibi ses konusunda da yazarların ikiye ayrıldığı bilinir. Sesin içinde, gürültü-patırtının yani hayatın kalbindeyken kalemi oynayanlar ve dinginliğe sevdalılar. Belli ki sessizliği tutkuyla arayıp arzulayanlardan Zweig. Hüseyin Rahmi gibi… Özlem gibi…

“Bense dinginlik istiyorum. Kafamı dinlemem için gerçekten de Viyana’dan uzaklaşmam gerek. Biraz olsun sessizlik içinde düşünebilmek için bir parka sığınıyorum.” (s.23)

Viyana’dan uzaklaşmam gerek…

Bir parka sığınıyorum…

Çünkü gürültü geçirmeyen maskeden bulamadım henüz…

Evimden yüzlerce kilometre ötede Datça’dayım. Ne güzel bir kitap getirmişim yanımda. Iyileştirici.

Bir yıl önce alt daireye taşınmış, kaç kişi oldukları belirsiz, tavuk sürüsü gibi gün boyu gıdaklayan, beş dakika susmaktan ödleri kopan ve maalesef iç çeksen bile öteki evden duyulan duvarlarıyla güzel evimden ve beşinci kattaki yazı dünyamın eşsiz huzurundan beni uzaklaştıran kadın sürüsü sayesinde kaçıp sığındığım Datça kışından, anne evimin büyülü sessizliğinden ulaştırabiliyorum bu satırları sizlere, ölümcesine uzun bir aradan sonra.

Içimde Zweig’ın 107 yıl önceki isyanı haykırıyor: “sanatsal gücümün hazır olmasına karşı sorumluluk taşımalı ve beni ilgilendirmeyen konuların beni acımasızca rahatsız etmesine engel olmalıyım!” (s.39)

IMAG6990

************************

Zweig, S. (2017). Günlükler (Çev. Ilknur Özdemir). İstanbul: Can Sanat Yayınları A.Ş. (Orijinali 1988’de yayımlandı)

http://www.ekultursanat.com/roportaj/eser-163-Huseyin-Rahmi-Gurpinarla-Bir-Konusma-Hikmet-Feridun-Es

Diğer yazarların yazma alışkanlıklarına şu linkten bakabilirsiniz: Kültür Ajanda Dergisi – Sayı 49 (Aralık 2017) http://cdn.kulturajanda.com.tr/contents/files/dergiler/sayi49/index.html#62