Etiketler

, , , ,

Çalışırken arka planda tatlı tatlı müzik çalmasını seviyorum çok ciddi bir yoğunlaşmaya gereksinimim olmadığı sürece. Eşliğini en sevdiğim sanatçılar arasında Toufic Farroukh gibi isimler var. Ancak bu insanlar o denli duyarlı ruhlar ki hüzünleri müziklerinden sizin yüreğinize süzülüveriyor. Ibrahim Maalouf‘tan “Beirut” eserini dinlediniz mi hiç? Beyrut sokaklarında vurulmuşa dönüyorum… Peki ya bunu bir de savaş romanı okurken yaptığımı söylesem?

“The Siege” (Kuşatma) adlı roman, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından kuşatılan Leningrad kentinde geçiyor. Öyle can alıcı cümleler var ki perişan bir yürekle kitabı her bırakışımın üzerinden haftalar geçiyor okumaya devam edene kadar. Gencecik kahramanımız Rus Anna gözünden izliyoruz olanları. Yaralıları, kıtlığı, karneyi, yiyecek bulma sıkıntısını, kuyruklarda geçen günleri ve eve sadece bir soğan götürebilmeyi, savaşa dahil olan kadın elleri, çocuk ölümleri, aşka izin vermemeyi ama yine de bir kalıp güzel kokan sabunu özel görebilen kadın gözleri…

Düşman Leningrad’a varmak üzeredir. Şöyle bir duyum alır Anna: Almanlar engelleri aşıp kente ulaşabilirse Ruslar tüm şehri havaya uçuracaklar ki düşman hiçbir şey bulamasın. O yüzden bazı yerlere mayın döşemektedirler. Sevdiği adam buna inanmaz, sadece dedikodu olduğunu söyler, ama Anna ısrar edince ağzından şu laflar dökülür: “Fakat nasıl bundan sonra bir Leningrad olmaz ki?” (“But how can there not be Leningrad any longer?”¹ -s.139)

Nasıl yok olur yaşadığın şehir bir gün aniden? Nasıl tamamen yok olur her şey?Havasını soluduğun, yollarını adımladığın, sokaklarında kaçamak bakışmalar yaşadığın, karanlık bir bankında ilk öpücüğü tattığın, dostlarla kahkahadan ağladığın, her köşesini avcunun içi gibi bilmekle övündüğün, başka bir şehre gidip döndüğünde “oh bee” diye kendini yeniden kucağına attığın sevgili nasıl ölür aniden?

Avını öldürmek için sağa sola sallayan bir yırtıcı hayvan gibi duygu dünyamı parçalayıp bıraktığı için ne okuyabiliyorum ne yazı yazabiliyorum hakkında. Savaş sözcüğünü aklıma bile getirmek istemiyorum… O yüzden, bu sabah da kedime iyilik yapmış, kendimle konuşmuş, sevmiş, motive etmiş, nefes çalışmış, olana şükretmiş, güzellikler dilemiş bir hâlde kanepeye uzandım. Tekrar tekrar haber dinlemekten de kendimi kurtarabilmişliğimle övünerek Maalouf’u açtım. “İsminde Maalouf olan herkes mi bu denli yüreğe dokunan işler çıkarır ki? Peki Beyrut için yakılmış her türkü mü güzel olur arkadaş?” diye düşünüp gülümseyen tatlı suratımla kahvemi içiyor, kitap okuyordum. Ama, daha hafif olmasını umarak seçtiğim John Berger kitabı beni tekrar ısrarla o dünyaya sürükledi. Kitabın önsözünde diyor ki Berger; “Dünyadaki denizlerde tepeden tırnağa nükleer silahlarla donatılmış 60 denizaltının faaliyete geçmek için gece gündüz emir beklediğini kimse düşünmüyor.² (s.6) İçim titredi…

Berger’in bahsettiği senaryoda sadece şehrimiz değil insanlık yok olur. Ancak ben yine Anna’nın sevip de sevmemeye çalıştığı delikanlının sözlerine kulak vermek istiyorum. Annelik yaptığı kardeşi, bakması gereken yaralı babası ve Ruslardan gizlenen bir sanatçı ile ilgilenirken bir yandan da siper kazma, mideye girebilecek herhangi bir besin bulabilme dertleriyle meşgul Anna, genç yaşında tanık olduğu ölümler ve acılarla oluşan zırhının ardından seslenir Andrei’ye. Yapması gereken işler varken ve sadece onlara yoğunlaşmışken Andrei’nin gelip Anna’ya olmadık şeyler hissettirdiğini ve onu zayıflaştırdığını söyler. Sarılmak, öpüşmek gibi durumlar ona yanlış gelmektedir. Andryusha ise ona sadece şu ânın olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bir saat sonrası yok. Son sözleri savaşın ortasındaki bir Rus kızını etkilemese de benim kalbime ulaşır: “Hayatta olmanın anlamı ne ki yaşadığını hissetmeyeceksen?” (“What’s the point of being alive if you don’t feel it?”-s.139)

Sevin yaşamınızı! Sevin iyi-kötü anılarınızın geçtiği sokakları. Sevin kentinizi! Bugün çıkıp şehrin en ‘size özel’ köşesine gidin, açın müziğin sesini ve Maalouf’un kulaklarınızı patlatmasına, damarlarınızı dünya aşkıyla, yaşam sevdasıyla doldurmasına izin verin. Sevinin… Yaşadığınız için sevinin.. Sevdikleriniz yaşadığı için.. Varlıklarının coşkusunu kahkahalara dökün.. Mutluluktan bağıra böğüre ağlayın..

 

¹ Dunmore, H. (2001). The Siege. New York: Grove Press
² Berger, J., Demirel, S. (2016). Duman. (Cevat Çapan, çev.) İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık