68 kuşağını anlatan bir kitap okuyorum. Olaylı yıllarda sosyalist görüşe sahip olmuş ve şimdilerde kendini ‘islamcı’ olarak tanımlayan bir beye, geçmişte yaşananları soruyorlar. Pek de onaylamaz bir tavırla “mecburduk” diyor, “sosyalistlerin elini kolunu bağlamak namusa yakışmazdı.” Bu sözler üzerine yazar soruyor: “Bugün de islami görüşlerinizin bağlanmamasını, serbest bırakılmasını savunuyorsunuz. Mesela bugün sosyalizmin elinin kolunun bağlanmasını savunuyor musunuz? Yoksa ‘o da islamiyet de serbest olsun’ mu diyorsunuz?” İslamcı beyin yanıtından “bileği güçlü olan kazansın” gibi bir anlam çıkıyor ve ekliyor “bileğinin kuvveti düşünceden bağımsız değildir.”

Güzel bir topuz yaptığınızda bir kenardan lüzumsuzca pırtlayan saç öbeği gibi fışkıran sorgulamalarım yetmemiş olacak ki akşam bir de film izledim üstüne, kendimi daha da rahatsız etmek için: “Sınav” (Exam, 2009). Bir iş için başvuruda bulunan sekiz kişi sınava alınıyor. Kuralları açıklayan gözetmen sınav kağıtlarını dağıtıyor ve odadan çıkıp gidiyor. Soru kağıdını çeviren adaylar bir sürprizle karşılaşıyor: Kağıt boş. Soruyu bulmaları lazım ki cevabı verebilsinler. Film, bu seksen dakikalık sınav süresinde yaşananları anlatıyor. Konusu aşırı ilgimi çekmiş olsa da filmi pek başarılı bulamadım. Zihnimin kabul edemeyeceği mantık sıkıntılarına tosladı. Ama tabii ki topuzumda daha fazla saç pırtlamasına ve hatta beynimin pupçuklanmasına neden oldu. Özellikle de, haç biçimindeki kolyesini tutarak konuşan Black adlı karakterin söylediği laf: “Tolere edemeyeceğim tek şey toleranssızlıktır.” Ya da şöyle çevirelim: “Hoş göremeyeceğim tek şey hoşgörüsüzlüktür.”

Çok kere dillendirmişimdir toleransın önemini. O yüzden yerden göğe kadar hak verdim o sırada şiddet uygulamakta olan bu dindar beye. Sağlam bir yumrukla yere serdiği White filmin başından beri herkesi aşağılamakta, fikirleriyle dalga geçmekteydi çünkü. Hepimizi bıktırdı. Canımıza tak etti! Kimsenin görüşlerinin bağlanmamasını ve serbest bırakılmasını savundu Black, namusa yakışmaz dedi ve savurdu yumruğu. Bileği güçlü olan kazanmış oldu.

Doğru mudur şiddet? Karşınızdaki böğüre böğüre kendi fikrini domine etme sevdasıyla simsiyah kesilmişken susup oturmak doğru mudur? Tolerans göstermeyi doğru bulan bir kişi karşısındakinin dediklerini her durumda tolere etmeli midir? Nereye kadar hoş görülebilir? ‘Hoş görmek’ ne kadar hoş görülesi bir sözdür? Diğerlerine karşı ‘hoşgörülü’ bir insan olduğumuzda “ben çok mükemmelim ama yine de seni de tolere edebiliyorum çünkü işte bu kadar büyüğüm” demiş olmuyor muyuz? Duyduklarımızı nasıl da beğenmiyoruz ki ‘tolere’ etmek durumunda kalıyoruz? O kadar mı berbat bizim dışımızdakiler?

‘Saygı’ mı desek acaba onun yerine? Ama son yıllarda moda olduğu üzere içi boş saygı olmasın. “Saygı duyarım” deyip deyip kimsenin birbirine zerre kadar saygı duymadığı bir dünyaya uyandık ya hani. Herkes birbirine karşı korkunç bir saygısızlık içerisindeyken ağızlardan hep aynı sözcükler dökülüyor: “O da senin fikrin. Saygı duyarım.” Yüzü gözü seğiriyor söyleyenin.

Karşıdakinin görüşüne zerre kadar değer vermediğini anlatan o tümceyle sonlanıyor gazete makaleleri, blog yazılarına yapılan yorumlar, iş toplantıları, tartışma programları, hatta semt pazarındaki pazarlıklar: “Saygı duyarım.” Hani neredeyse kulaklarını kapatıp “dinlemedim kiii dinlemedim kiii” diye kahkaha atacaklar. “Takmıyorum. Senin fikrini beyin süzgecimden geçirecek muhakeme yeteneğim ve kendiminkini de sana açıklayabilecek sözcüklerim yok” demekle eş değer değil midir?

Bana gerçekten saygı duysan sözlerimi gözlerinle dinler, yüreğinden geçirirdin. Ne demeye çalıştığımı ve nedenlerini anlamaya çabalardın. Düşüncelerimin rengini ‘hoş’ görür, hayata bambaşka bakan insanların gökkuşağında dans ederdin. Güneş ışınlarının bile yağmur karşısında kırılarak hayranlık uyandırıcı bir çeşitlilik yansıttığını ve bunu kibirli bir toleransla değil naif bir doğallıkla yaptığını anlardın.

“Saygı duyuyorum” diyerek kollarını bağdaştırıp oturacağına bana kendimi açıklama fırsatı verseydin…

Görüşlerinin serbest bırakılmasını isterken benimkileri ezmeseydin…

Beni, her yerinden pırtlamış topuzumla sevebilseydin…

Peki ben ne kadar ‘hoş görülü’ bir insan oluyorum bu anlattığım davranışları ve dahasını tolere etmekte bunca zorlanırken?

Güzel güzel izlediğim filmde mantıksal sıkıntılar var deyip kötülerken?

260 gün boyunca her sabah yeni bir kıyafet satın alıp fotoğraf çektirme temeline dayanan bir performans sanatı projesine harcanan parayı düşünüp sinirlenince ne kadar ‘saygı’ gösterebilmiş oluyorum?

Peki Cüceloğlu’nun dediği gibi, sokakları kirleten bir adamda ‘biz bilinci’ yaratamamış olduğumuzu düşünmek yerine küfrediyorsam?

Mümkün müdür iyi niyetli tolerans? Bileğinin kuvvetine başvurmadan serbest bırakılabilmiş düşünceler?

Olanı biteni pek hoş görüp tolere edememişim ben anlaşılan. Dediklerim hoşunuza gitmemiş olabilir. O da sizin fikriniz. Saygı duyarım. 😉