Bir sözlük yazarından okudum; bir türlü anlaşamadığı bir kurumun müşteri hizmetlerine o kadar kızmış ki orada çalışan kadınlardan birini yazdığı öyküde öldürmüş. İşte öykü yazmanın güzelliği! Birini öldürmek değil tabii. Nitekim öldürdüğü kadar birilerini yaşatmak için de yazılır öyküler. Hem yazılanı hem de yazanı yaşatır. Çünkü rahatlatır. Çünkü özgürleştirir öykü yazmak. Sınırları yoktur. İstediğiniz gibi at koşturabilirsiniz öykü yaylalarında. Dilediğinizce uçabilirsiniz semalarında. Kimse yadırgamaz, yargılamaz, yadsımaz, yaralamaz, yaftalamaz.

Bambaşka dünyaların efendisi olursunuz. Çarpıcı bir âlemin baş kişisi. Kahraman da siz olursunuz, onu yaşatan da. Yaratana saygınız artar yaratmanın sancılarını ve yüceliğini bilmekten.

“Ben de Arkadya’dayım” adlı makalesinde, rıhtımdaki herkesin durup izlediği kocaman bir gemiyi anlatır John Berger. 15 yıl önce kendisinin de binmiş olduğu bu gemiyi, o zamanlar yazdığı hikayeye dahil etmiştir, fakat onun öyküsüne göre bu gemi, Yunan mitolojisindeki Styks nehri boyunca ölüleri taşıyan bir gemidir.

“… o anda bir hikaye anlatıcısı olarak gemideyken kaderin belirleyicisi bendim. Dümen benim elimdeydi. Kaptan köşküne dahi davet edilebilirdim! Oysa şimdi Furusund Adası’nda aynı geminin seyrini izlerken, herkes kadar ufak hissediyorum kendimi. Güvertedeki birkaç yolcu adeta bir asma köprünün üzerinden bakıyor gibi bize. Sven’in o gemide olduğunu yalnız ben biliyorum.”(s.50)*

Kaderin belirleyicisi olmak… Dümeni ellerinde tutmak… Belki de buradadır öykü yazmanın büyüsü. Gerçek hayatta kaderimizin ne kadarına hükmedebiliriz? Yaşamımıza kendimiz yön verdiğimizi, kendi çizdiğimiz çerçevenin içini doldurduğumuzu düşünsek de aslında hayatın kendisidir yularımızı tutan. Öykü yazarkense son satırda bile değiştirebilirsiniz kaderi.

Tabii öykü yazan birçoklarında olduğu gibi, gerçek olan gerçek ile yaratılan gerçek arasında gidip gelme hâli var Berger’de de. Nitekim yeni ölmüş arkadaşı Sven’i de görüyor o gemide.

“Hikâyelerimizin bizi ele geçirme tehlikesi olduğunu bilsek, başka türlü yazar mıydık acaba?” diye de soruyor Berger aynı yazıda. Bu fikri bana, kaderini uzaktan izleyip başına gelecekleri görebildiğin, o yüzden de gidişatı değiştirmek için sürekli debelendiğin fakat her hâlükârda o sevimsiz sonu yaşamak zorunda kaldığın filmlerin ürkünçlüğünü çağrıştırdığı için pek hoşlanmadım.

Öykülerimin tanrısı olma düşüncesi yeterince güzelken kurban rolüne geçmek istemem. Gerçek hayatla yeterince uğraşıyorken kendi krallığımda da dövüşesim yok.

Çünkü, özgürlüktür öykü yazmak…

 

BİR ZAMANLAR**

Bazı akşamüstleri, oturur
Hikâyeler yazardım,
Deli gibi!
Ben hikâye yazarken
Kafamdaki insanlar
Balığa çıkarlardı.

Kadınlar,
Kahve cezvelerini ısıtan, mavi ışıklı ispirto
lambalarını yakarlardı.
–geceleyin, karanlıkta, bir dağ başında–
Bir değirmenci;
Yüzükoyun kapanırdı uzun uykusuna.

Köylüler gelirdi
Bakraçlarıyla pazara
Yoğurt satmaya.
Çıplak bir çocuk ayakları avucumda idi
Sokakta diz boyu kar vardı
Bir köprü başında
Bıçaklardım istediğimi;
Atardım kendimi, büyük şehirlerin
Asma köprülerinden suya,
Duyardım suyu yardığımı.
Görürdüm:
Suya düşüşümün
Köprüye fışkırttığı suyu

SAİT FAİK ABASIYANIK

 

 

* Berger, J. (2017). Hoşbeş. (Beril Eyüboğlu, çev.) İstanbul: Metis Yayınları

** Abasıyanık, S.F. (2014). Şimdi Sevişme Vakti. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

[Şiiri Yelken Dergisinde de görebilirsiniz: Zafer Yalçınpınar]

 

Reklamlar