Ne sık öykünürüz başka yaşamlara. Ne çok dile getiririz yaşantımızdan hoşnutsuzluğumuzu. Ne gereksiz karşılaştırırız kendi yaşantımızı -daha iyi- durumdakilerle… Nasıl da inanırız bizi isteyen ama bizim varmadığımız doktorlar, mühendislerle evlensek bambaşka bir hayatımız olacağına. Keşke bir kerecik olsun farklı bir yaşantıyı deneyimleme şansımız olsa da şimdi içinde bulunduğumuz hayatı gerçekten görebilsek.

Üniversitede incelediğimiz kitaplardan birisi David Lodge’un “Changing Places” (Yerleri Değiştirme) adlı eseriydi. Biri İngiltere’de, diğeri de Birleşik Devletler’de çalışan iki öğretim görevlisinin altı aylığına görevlerini değiştimek durumunda kalışını anlatıyor roman. Başlangıçta, akademisyenlerin ikisinde de diğer ülkenin yaşam tarzına karşı bir ön yargı vardır, ki tahmin edileceği üzere bu yargı olumsuz hisler barındırır. Fakat kırkında hayatının değişimini yaşayan hocalarımız ile eşleri altı ayın sonunda bir araya gelir ve yaşamlarının sonrasına dair birlikte karar vermeye çalışır.

Bayılmıştım kitaba! Ne muhteşem bir fikirdir senden tamamen farklı yaşam süren birisiyle bir süreliğine hayatları değiştirmek. Onun evinde yaşamak. Kendi oluşturduğun, kurallarını belirlediğin, sınırlarını çizdiğin değil, onun ortamını solumak, onun doğrularını yaşamak. Ne eşsiz bir deneyim! Hem başka dünyaları görmek açısından hem de senin yarattığın dünyada bir başkası yaşasa şartların nasıl değişeceğini gözlemlemek açısından.

Üniversite sonrası yıllarda da bu düşünce hep çok albenili geldi. Yıllar sonra, ‘tatilde ev değiş-tokuşu’ siteleri ortaya çıkınca nasıl sevindiğimi anlatamam. Ama normal hayatta evlerimi paylaştığım kişiler hiç sevinmeyince ben de bunu asla deneyememiş oldum.

Özellikle yaşantına söylendiğin anlarda güzeldir sahip olduğun her şeyden uzaklaşabildiğini düşlemek. Ya yeni bir hayata yelken açarsın ya da zaten var olan yaşamının kıymetini daha iyi anlayıp ona dört elle sarılırsın. Sanırım yine bu sebepledir Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’inden en sevdiğimin Eutropia oluşu. halkı her şeyden yorulup bunalınca cümleten yeni kente geçerler: “Eutropia sakinleri üzerlerinde müthiş bir yorgunluk hissettiklerinde ve kimsenin artık mesleğine, akrabalarına, evine ve sokağına, borçlarına, selamlanacak ya da selamladığı kişilere katlanamadığı gün, kentin tüm nüfusu boş ve yeni gibi orada onları bekleyen, herkesin değişik bir meslek, değişik bir eş bulacağı, pencereyi açtığında değişik bir manzara göreceği, akşamları vaktini başka şeyler, başka arkadaşlıklar, başka dedikodularla geçireceği komşu kente yerleşmeye karar verirler.“¹ (s.108)

Birkaç hafta önce Ukrayna televizyonunda izlediğim bir program beni tekrar heyecanlandırdı. Programda iki çift, bir süreliğine hayatlarını değiştiriyor. Yani her iki kadın da evini, eşini ve işini bir süreliğine bırakıp bir başka adamın evine gidiyor. Orada yaşıyor, adamın gerçek eşinin yaptığı işi yapıyor, çocuğu varsa ona bakıyor. Aynı şekilde, adamın gerçek eşi de diğer adamın evine geçiyor. Benim izlediğim bölümdeki kadınlardan birisi çok çok güzel bir spikerdi. Yemek yapmayı beceremeyen, evini pek temizlemese de müziği eksik etmeyen, buzdolabında onlarca birası olan ve hoş bir giyim tarzı olan bu hanım son derece sakin, mülayim bir adamla evliyken diğer çiftin çirkin, gürültücü ve kıro kocasının villasına bırakılıyor. Kırocanın sürekli yemek yapan tombik karısı da mülayim beyefendinin ellerine teslim ediliyor. Gelişmeleri tahmin etmek zor olmasa gerek. Adamlardan birisi hayatının yemeklerini yerken diğeri çok geçmeden güzel kızımızın dağınıklığından dolayı bağrınmaya başlıyor. O, son derece bakımlı ayaklarıyla inşaat işlerini kotaramazken, yemek ve ev işi perisi de kamera karşısında iki lafı bir araya getirip konuşamıyor. Akşam sofralarına sadece meyve suyu koyarak mülayim beyi canından bezdiriyor. Tabii sadece kadınlar hakkında ileri geri konuşmayalım diye sanırım erkek versiyonlarını da ihmal etmemişler. Kıro abi hafta sonu güzel ablayı denize götürüyor, diğeri de apartmanın terasına çıkartıp kağıttan uçak attırıyor. Spiker Ukraynalının gözlerindeki ışıltıdan anlıyoruz ki ilk defa böyle bir tatil yapıyor. Zaman içinde iki tarafın da başta beğenmediği kişiye bakışları değişmeye başlıyor. Böyle durumları kabul edemeyecek iki Türk bünyesi olarak merak içinde ülkemize döndük 🙂 Hâlâ aklımıza geldikçe tartışıyoruz, o kadın diğer adamla mutlu olur mu yoksa birkaç ay sonra geri dönmek ister mi diye. Yıllar içinde oluşturduğu yaşam tarzına, kurduğu düzene özlem duyar mı? Kim bilir?

Geçen gün bir blog yazarı arkadaşın yazısını okurken tekrar aklıma düştü konu. Özetlediğim romanda da anlattığım televizyon programında da belli bir yaşa gelmiş, belli bir yaşam standardı oluşturmuş bireyler, yıllarca dişleriyle tırnaklarıyla elde ettikleri ne varsa bir kenara bırakıp bir başka insanın hayatını yaşamaya koyuluyorlar. Berbat bir şey! Ama bir o kadar da harika! Çünkü insana çok şey öğretir ve bambaşka bir farkındalık yaratır.

Güzel olmaz mıydı? İstemez miydiniz? Ne dersiniz değişelim mi? 😉

Bir düşünün bakalım: Böyle bir şans verilse kiminle yer değişmek isterdiniz? Ya da nasıl bir hayatı deneyimlemek isterdiniz?

***************

Teşekkürler Gonca

¹ Calvino, I. (2017). Görünmez Kentler. (Işıl Saatçıoğlu, çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları