Hani bazı filmler vardır, ana karakterin bitmek bilmeyen yanlış davranışlarını izlerken afakanlar basar, içinizde dinmeyen bir daralma hissiyle atarsınız kendinizi sinemadan dışarı. 1998 yapımı “Her Şey Çok Güzel Olacak” filmini sinemada izlediğimde, nefes almakta zorlanacak kadar sinirlendiğim halde sonunu merak ettiğim için salondan ayrılamamıştım. Fakat Cem Yılmaz’ın oynadığı Altan karakterini elime verseler bir kaşık suda boğacaktım.

Ondan on yıl kadar önce “İhtiras Tramvayı” (Arzu Tramvayı, A Streetcar Named Desire, Tennessee Williams) adlı tiyatro oyununu seyrettiğimde yaşadığım korkunç daralmadan farklıydı bu. O sırada Cem Yılmaz yanıma gelse hiç tereddüt etmeden suratına tüküreceğim bir ruh hâli içindeydim. Karaktere duyulan öfkeydi. Öfke ne kelime! Tiksindim Altan’dan! Ve tabii karşısında yetersiz kalan abisi Mazhar Alanson’dan. Çünkü o lüzumsuz bebeye bir ders vermeliydi! Ahh ben olsam… Çıktığımda köpürüyordum. Bir daha bu filmin adını duymak istemiyordum.

Çok garipsediğim bir biçimde bir hafta içinde film müziklerinin -kasedini- aldım. Hem de ne üstün çabalarla arayıp buldum. Hâlâ çok severek dinlerim ve yüzümde bir gülümseme belirir. Sanırım barıştık artık Cem Yılmaz’la. Affettim. Filmi pek hatırlamasam da Altan’ın yaşattığı hisleri unutamam. Müziklerini dinleyip tatlı tatlı gülümsememi ise açıklayamam. Ama bildiğim bir şey varsa o da karakter yaratma konusunda harika bir iş çıkarıldığıdır. İzlerken ‘çok rahatsız edici’ bulmuş olsam da basbayağı beni kavramış.

Karakter midir bir filmi, tiyatro oyununu ya da edebi eseri ön plana çıkaran? Belki de beni etkileyen kısım budur. Karakter oluşturmadaki başarıdır beni benden alan. Okurken film çeker gibi kafamda canlandırıyor olmama rağmen olaylardan çok kişilerden etkileniyorum demek ki.

Yani tabii ki arka planda toplumsal olayların, tarihi gerçeklerin, sosyolojik detayların verildiği romanlara bayılıyorum ama sanıyorum ki en çok, ustalıkla yaratılmış bir karakterden etkileniyorum.

Canım öğretmenim Umut Özgün Tezbaşaran’dan öğrendiğime göre, temelde iki tür kurgu olur: Eylem temelli ve karakter temelli. Ben karaktere yoğunlaşan, “şimdi ne olacak” değil de “karakterimiz şimdi ne yapacak” dedirten kurguları seviyorum belli ki. Karakter deyince de aklıma ilk olarak Dostoyevski’nin Raskolnikov’u geliyor. Aylak Adam Bay C geliyor. Süskind’in uçmuş, koku manyağı Jean-Baptiste Grenouille’inin maceralarını takip ederken ağzımın sularının akması geliyor. Ama tüm bu güzel insanlar içinde özellikle birine aşığım ki anlatamam: Ani kuduran coşkusuyla Makedon Zorba’yla dost olasım, dans edip şarap içesim ve her gün dünyaya yeniden hayran kalasım var!

‘Tutunamayanlar’da da çok sağlam bir karakter çiziliyor ama beni kendinden nefret ettirdi bu mutsuz birey. Hani neredeyse “iyi ki ölmüşsün Selim Işık” dedirtti. Ama ölen Selim Işık değildi işte. O hâlâ aramızda yaşıyor. Evlerimizde, kitaplıklarımızda, kafamızda, hayatlarımızda… Okuyan herkesin yaşamının bir köşesinde oturuyor. Oğuz Atay öldü ama Selim Işık yaşıyor bizlerle. Aslında zaten sanki Atay değil de Işık yaşamış gibi. Varını yoğunu, bütün ömrünü bir kişiye adamış sevgili gibi. Doğum anında ölür gibi. Sahneyi yeni oyuncuya devredip oyundan çıkar gibi. Ölümsüzsüzlük iksirini çocuğuna içirip dünyaya veda etmeyi göze almak gibi.

Başarılı bir kurgunun sırrı, karakterin mükemmel biçilmiş elbisesinde yatıyor olsa gerek. Fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik boyutları esaslıca belirlenmiş, hiçbir yanı eksik kalmamış olması itibarıyla -gerçek- bir insandan farksız, bir süre evimizde yaşamış, dostumuz ya da düşmanımız olmuş görünmez kişicikler. Herkesin sevdiği bir insan olmasına rağmen zayıf yönünü bir sır gibi sizinle paylaşan ya da seri katil olsa da aslında sevgi dolu bir yüreği olan tanıdıklar. Her biri gerçek yaşamların replikası olabilecek kadar kusursuz çizilmiş resimler…

Sadece mükemmel örülmüş kişiliğimizle değil yaşadığımız hayatla ilginçleşse de hikayelerimiz, daha çok karakter yani iç güzelliğimiz oluyor bizi özel kılan.

 

 

Reklamlar