Etiketler

, , ,

Dün, yazmak istediğim konuyu belirleyip beyin fıtınamı yaptığımda önüme düşen fikirlerle anlamıştım söylemek istediklerimin tek yazıya sığmayacağını. Fırtınamda savrulup bir bir kağıda dökülen ‘cepteki tehlike’nin boyutu az buz değildi. Teknolojinin yaşadığı gelişim sürecinin totaldeki olumlu etkileri yadsınamaz olsa da sezdirmeden cebimize sızdırdığı bireysel tehlikeleri göz ardı etmemek gerek.

Her şeyden önce hareket alanımızı daraltıyor. Benim tanımıma göre bir ‘kısıtlama’ bu ama tabii. Yoksa bu teknolojinin içine doğmuş kuşak için aksi düşünülemez doğallıkta bir durumdur kanımca. “Bileğinize takip cihazı veya boynunuza tasma taksam olur mu” desem kabul etmezsiniz. Sürekli açık durmak zorundaymış gibi algılanan telefonlar da aynı görevi görüyor gibi geliyor bana. Her an biri bizi gözetliyor.

Ne zaman dünyanın hangi köşesinde bulunduğunuz, neye ihtiyaç duyduğunuz ve nette neleri aradığınızın, izlediğiniz videoların, aldığınız-yolladığınız fotoğrafların, ses ve yazıların kaydından; ya da tek hesap kolaylığı sunup her şeyin kendi kontrolünde tutanlardan söz etmiyorum sadece.

Yolladığı e-maili aldığınıza dair okundu bilgisi talep eden ya da daha düşüncesizce davranıp whatsapp grubu kurarak her an elinin altında olmanızı isteyebilen ve hatta gecenin bir yarısı bile mesaj yollayan yönetici de değil tek kaygım.

Çevrimiçi olup olmadığınız bilgisi ile kendince hayatınızı kontrol altında tutan diğerlerini de gözünüze sokmak istiyorum kibarca. “Mesajını görmemişim” diyen sevgili, whatsapp öyle demiyor ama. Bak, orada iki tik mavi mavi sırıtıyor. Ayrıca gecenin bir buçuğunda feyste olduğun gözden kaçmadı. Hem neden saatlerdir online görünüyorsun sen? Bu arada neredesin? Evde mi? Foto yollasana. Yok yok, konum at.

İkinci olarak şunu diyebilirim ki bu telefonlar beni olası robot istilasından daha fazla ürkütüyor. Aklımı başımdan alıyor akıllı telefonlar.

Geçen kış bir hafta sonu kaçamağı yapıp şirin, minik bir koyun şirin, minik bir otelinde geceledik. Sabah pek çoğunuz gibi telefonu alıp tuvalete gittim. Interneti açtım. Saniyesinde bir mesaj: “F Otel’in fotoğrafları çok ilgi çekiyor. Google’a fotoğraf koymak ister misin?” Tuvaletteyim! Neden Google’a fotoğraf koymak isteyeyim?!

Nasıl korkmayayım ben bu teknolojiden? Sürekli beni takip ediyor. Hayatıma dair detayları benden iyi hatırlıyor. Unutmuyor, unutturmuyor. Suratını görmek istemediğim adamları Facebook arkadaş olarak öneriyor. Hele yüz tanıma olayı beni benden alıyor. Seninle aynı anda aynı mekanda bulunan insanları gösterip çöpçatanlık yapıyor. Whatsapp, hareketlerimi rapor ederek karşı tarafla iş birliği yapıyor. İnsan bir süre sonra sürekli telefonu alt etmeye çalışırken buluyor kendini. Bizans oyunları geliştiriyor, tikleri maviletmemeyi başarıyor ve telefonu yeniyorsun! “Onlayn monlayn değildim hayatım! Feyse de girmedim. Vallahi messenger yüzünden aktif gösteriyooo!”

“Ben özgürüm” diyen kızımız-oğlumuz bir kez daha düşünsün. Tabii sürekli göz önünde olmayı seven bir kesim var ki onların yakında gerçekten tuvalette de selfie çekip paylaşacağını düşünüyorum. Yaşantısını adım adım aktaran YouTuber neden rahatsız olsun benim gibi? Elinde telefon, çeke çeke dolaşıyorlar çevreyi rahatsız edebileceklerini düşünmeden. Yerler gökler kamera. Yetkililer tarafından oraya-buraya yerleştirilen kameralara tepki gösterirdik on yıl kadar önce. Özel hayatımıza müdahale edilemez diye direnirdik. Geldiğimiz nokta bu: Erken kalkan kameraman oldu. Etik eğitimi almamış kameramancıklar. Eskiden, civarda birilerinin fotoğraf makinesi çıkardığını görünce kibarca yüzümüzü çevirir ya da arkamızı dönerdik. Şimdi ne tarafa döneyim? Başıma poşet mi geçireyim yoksa drone mu tokatlayayım? Yıllar önce Amerika’da bir adamın plajda başkalarının fotoğrafını çektiği şikayetiyle yakalandığını hatırlıyorum. Şimdi insanlar son derece terbiyesizce, tanımadıkları kişilerin fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyarak dalga geçen, hakaret eden sözler yazabiliyorlar. Sizden habersiz, videolarınızın YouTube’da dolaşması işten bile değil.

Zaten canımı sıkan üçüncü konu da bu. Telefonların teknik özellikleriyle saygısızlık düzeyi doğru orantılı olarak arttı.

Cep telefonlarının ilk çıktığı zamanlar işlevi sadece acil durumlarda insanların sizi bulabilmesiydi. Dışarıdaysan ve gecikirsen eve haber vermek için kullanılırdı örneğin. Dolayısıyla herkesin telefonu çantasında dururdu. İki arkadaş buluşmuşsa telefona bakılmazdı. O iki kişi birlikte olmak için yarattıkları zamanın değerini bilirdi. Telefonla konuşmak gereken durumda da vaktini aldığımız arkadaştan yüz kez özür dilenir, telefon konuşması çok kısa tutularak gerçek hayatın nezaketine dönülürdü. Şimdiki hâlimizi anlatmama gerek yok sanırım. Cep hep açık. Hep masada. İrite edici bildirim sesleri polis telsizi gibi arka planda. Sohbet edilse bile göz ucu telefonda. Hepimizin acil ilgilenmesi gereken işleri var. Hepimiz operatör doktor! Çocuklar anne-babalarına yalvarıyor “bırak artık şu telefonu” diye.

Bence bu akıllı telefon teknolojisinin bir sonraki adımı bu olmalı: Sahipleri yerine ‘saygı’ unsurunu da kontrol etsinler. Toplum içinde bangır bangır video izlenmesine izin vermesinler örneğin. Ya da restoranda cümbür cemaat görüntülü görüşme yapılmasına. Müziksiz mekan tercih ediyorsunuz sessiz kalıp kafa dinlemek için ya da derin bir sohbet için, akılsızın biri akıllı telefonundan şarkı açıyor büyük bir gururla. Gece sahilde yıldızları seyredip dalgaları dinlerken bile! Kafelerde her masadan ayrı ‘cızırtı’ yükseliyor. Eskiden tabii ki herkes teybiyle gezmiyordu. Dolayısıyla her masada ayrı teyp çalmıyordu. Ama yine de, akıllı telefona evrildik diye adabımuaşeretin de devrilmesi gerekmiyordu.

Yazı yazan her insana nasip olmasını dilediğim heyecanlı, paylaşımcı, samimi ve saygılı okur Sayın Şenol Toker bir soru sormuştu dünkü yazımın ardından: “Peki ne olacak bunun sonu?” Operatöre numara verip bağlanması için saatlerce beklediğimiz, teknoloji fakiri bir uçtan geldik buraya. Şimdi karşılaştığımız hazinenin bizi diğer uca savurması şaşılası bir durum değil elbet. Bir uçtan diğerine süratle gidip gelerek zamanla hız kaybedecek ve nihayetinde çubuğun ortasında duracağız diye düşünmek istiyorum. Diğer ucu da görmeden orta yol bulunmuyor. Kafanı telefondan kaldıramamak uç bir davranış. Sıkıntıyı algılayan pek çoklarının şimdi uygulamalarını kapatması da diğer bir uç. Benim başta yaptığım gibi yani bir nevi Amish halkı gibi, gelişmeleri komple reddetmek de uç. Uçların arasında gide gele hepimiz kendi orta noktamızı bulacağız. Bulmak da zorundayız, çünkü sınırları koruyabildiğimiz ve neyin aslında gerekli olmadığını akılda tutabildiğimiz sürece harika olanaklar sunuyor telefonlar. Belki bunun için görgü kurallarını bile yeniden kaleme alacağız ve bu aletleri gerektiğince kullanır hâle gelebileceğiz. Tabii çılgın gidiş gelişlerimizden para kazananlar, durmamamız için bizi itmeye devam edecek…

Bilemiyorum mümkün mü sanal karmaşanın girdabından kurtulmak. Robotların dünyayı ele geçirmesinden korkulan bu çağda, olası mı cep telefonunun ele geçirdiği dünyamızı geri almak? Ama sanırım yapabileceğimiz tek şey var: Çoktan ele geçirilmiş dünyamızı tekrar ‘asosyal’ hâle getirerek kendimizi cepteki tehlikeden korumak.

Reklamlar