Etiketler

, ,

Son günlerde çok fazla kişiden ‘sosyal medya hesaplarını kapatıp rahatladığını’ duyuyorum. ‘Sosyalleşme’ uğruna yaşanan hengâmeden yoruldu tabii millet. Peki kolay mı sosyal medyadan çıkmak? Mümkün mü sanal karmaşanın girdabından kurtulmak? Robotların dünyayı ele geçirmesinden korkulan bu çağda, olası mı cep telefonunun ele geçirdiği dünyamızı geri almak?

Ben direndim yıllarca. Hem de öyle direndim ki, sonunda kendimi yenilikleri takip edememekle suçlamaya başladım. Yıllarca herkese neden böyle yaptığımı anlatmaya çalışmanın ve bıyık altından gülündüğümü çok iyi bilmenin manevi yorgunluğu da cabası.

Sadece Twitter hesabım vardı, çünkü mesleğimle ilgili yenilikleri izleyebiliyor, henüz ülkemde olmayan uygulamaları öğrenip okuluma taşıyor ve alanımın piri olan insanlarla yazışma fırsatı yakalıyordum. (Gerçi şu an bu medya aracı öyle bir hâl aldı ki takip edilen hesaplar çok fazlalaşınca kimse kimseyi okuyamaz ve akan bilgileri yakalayamaz oldu. Herkes fikrini uzaya yolluyor gibi.)

Facebook’u hiçbir zaman sevmedim, ama dört yıl önce kentimden ayrılınca hesap açmam şart oldu. Dostlarımdan ayrılmak istemedim. Gerçi ben açtıktan sonra onlar artık kullanmamaya başladı. Whatsapp doğmuştu ne de olsa. Tabii ben akıllı telefona da karşı olduğum için o mecrada da yoktum.

Derken, son direncimi de kırıp ‘Öğrenince Mutluyum’ blogum için Instagram hesabı açtım geçen hafta. Ama daha aynı gün huzursuzlanmaya başladım çünkü sadece bir kuş resmi ve iki cümle koymama rağmen hemen bir beğeni ve bir yorum aldım. Yorum yapan kişi, saçma sapan pozlarını paylaşan bir oğlan çocuğuydu, beğenen de kendisi de ilginç bilgiler paylaşan bir başkası. Yani ilk günden sapıklık ve hırsızlık olasılığıyla burun buruna geldim ve hesabı öylece bıraktım. Binlerce takipçinin yaratacağı rahatsızlığı düşünmek bile istemiyorum. Bloglarımın takipçi sayısı arttıkça bile rahatsız oluyorum aslında. Düzenli olarak iletişim halinde olduğumuz on kişi filan var. Geri kalanlar kimdir, necidir bilememek canımı sıkıyor zaman zaman.

Bloglara devam etme sebebim tamamen yazma aşkımdan ve öğrendiklerimi paylaşma sevdamdan. Twitter’ı neden kullandığımı da yukarıda belirttim. Instagram kullanmam için sağdan soldan istek gelmesine rağmen bir türlü başlamama nedenim, ne işe yarayacağını kestirememekti. FOMO gibi bir rahatsızlığım yok çok şükür. Zaten başka ortamlarda da varken neden Instagram’da da olmam gerektiğini bilemedim. Sağa sola sordum, ikna olamadım.

Facebook’tan yıllarca saklanmış olmama rağmen, hesap açınca anladım ki, ben yokum sansam da fotoğraflarım başka hesaplarda fink atıyormuş. Millet benim gibi yüz kere izin alarak fotoğraf çekip bin kere izin alarak paylaşmıyor sonuçta.

Kendi Facebook hesabımı da anormal bir şekilde gizlenerek açtım. Kimse beni bulamasın diye harcadığım üst düzey çaba takdire değerdi gerçekten  🙂 Gel gör ki, öyle bir ağ ki bu, bulunmamak ne mümkün? Aynı binada çalışıp yıllarca iki kelam etmediğin adamlar, sen ayrılırken işe alınmış olan dolayısıyla hiç mi hiç tanımadığın insanlar, onun kocası, ötekinin nenesi, hâlâ var olduğundan haberdar bile olmadığın akraba, aletlerin tespit edip önerdiği konu komşu… Hatta okulda çalışıyorsanız durum daha da çetrefilli olabiliyor. Çocuklar çok rahatlıkla feysinizi istiyor. Siz yaşları gereği onların kullanmasının yasak olduğunu anlatmaya çalışırken okul yönetiminden mesaj geliyor: “Sınıfta yaptığınız etkinliklerin fotoğraflarını sosyal medya hesaplarınızdan velilerle paylaşın.” Freddy’nin kabusu gibi! Başta, “arkadaşlık isteği yolladım, görmedin mi” diye özel mesaj yollayan tanıdıkları kabul ediyordum, fakat sonra nezaketi tamamen elden bıraktım. Aletler bağlantıları kuramasın diye eşimle bile feysten arkadaş olmama kararı verdik biz! O kadar kilitlendik yani.

Ancak ne için tüm bu uğraş? Onu da anlamadım. Paylaştığınız yazıları okuyan yok zaten. Hızla telefonu tarayan parmaklar sadece fotoğraflarınızda duruyor. Tuhaf biçimlerde bir araya gelmiş bir grup insana özel yaşamımdan kesitler sunmak da bana biraz garip geliyor açıkçası. Karşı komşumuzun ne yaptığını, neler yaşadığını bilmezken, yan odadaki eşimizin ne durumda olduğundan emin değilken, gerçek hayatta bize çok uzak olan ve aslında hiç umursamadığımız insanların nerede olduğunu, ne yediğini, annesinin doğum gününü nasıl kutladığını, hasta yatağındaki dedesini Facebook üzerinden saniye saniye izliyoruz. Hatta reel âlemdeki bağlarımız öyle zayıfladı ki anneler çocuklarını Facebook’tan takip ediyor. Ergen çocuklar annelerini engelliyor. Yetişkinler başarılarını eve haber verecek vakit bulamadan feyse davranıyor. Durakta duyduğum iki amcanın konuşması kulaklarımdan gitmiyor:
“Feyste gördüm sabah, herkes tebrik ediyordu, benim çocuk bir şey kazanmış ama anlamadım”
“Bizimki de nihayet üniversiteden mezun olabilmiş”

Biz hâlâ robotları beklerken aslında cep telefonu denen minik robotların çoktan ele geçirdiği dünyamızı tekrar ‘asosyal’ hâle getirmek çok da olası görünmüyor gözüme. Her ne kadar sistem kendi kendini çökertse de cepteki tehlike büyümeye devam ediyor.

Reklamlar