Yaralı bir kediye dokunmaya kalktınız mı hiç? Canı çok yanıyorsa yanına bile yanaştırmaz. Yarasına değerseniz tırmalar. Sadece kediler değil hepimiz açık yaralarımıza dokunulduğunda ısırabiliriz. Yaralanmış yerimizi korumaya çalışır, kimsenin yanaşmasına izin vermeyiz. Her dokunulduğunda yeniden kanar, yeniden coşar yaralar. Kabuğu her kaldırıldığında kızıllanır, ılıklaşır.

Yaralarımızı iyileştirmeye yaralandığımız yerden başlarız. Yaralı kedi kendine güvenli bir bölge bulup güneşe yatar. Acıyan bölgenin kenarlarını yalar usul usul. Kendine sevgi sunarak yüreğini de iyileştirmeye çalışır gibi görünür gözüme. Karnı ağrıyorsa ot yer, içindekileri kusar. Sorunu neyse oraya odaklanır, çözer ve tekrar savaşacak kadar güçlenmeyi bekler. Yaraları iyileşirken kaşır bazen. Yeniden kanar. Yeterince zaman geçmeden kabuğu yolunan yaraların iyileşmesinin gecikeceğini çocuklar bile bilir.

Kabuğunu kaldırdığımız yaranın kanamadığı gün, canımızı acıtanı da hatırlamıyoruzdur artık. Canımız da acımıyordur zaten. Bitmiştir. Bir varlığa hayatımızda yokmuş gibi davranabilmemiz için onun gerçekten hayatımızda olmaması gerekir.

Canımızın acımasını sonlandırmak istiyorsak önce yaralandığımızı idrak etmeliyiz. Sırtına saplanmış bir bıçakla geziyor ve onu bir türlü göremiyorsan nasıl çözersin ki sorunu?

Gördüğün halde çözmek istemiyorsan da ayrı konu tabii. Acıdan zevk alan, yaşam felsefesi haline getirenler de var. Hayatının geri kalanını geçmişin acılarının peşine düşerek yitirenler… Zor durumda olduğunu düşünmeden rahat edemeyenler… Arabeske sevdalı yürekler…

Acı da lazım hayatta elbet. Sadece güle oynaya yaşanmaz. Her şey zıddıyla var oluyor. Hiç ağlamamış kişi mutluluğu tanımlayamıyor. Ölümün kokusunu almamış adam hayatın kıymetini bilmiyor. Bir kerecik olsun oturmak zorunda kalmadan ayağa kalkıp yürüyebilmenin değeri anlaşılmıyor. Hastalığı görmeyen, sağlığı bir ömür sürecek biliyor. Yaralanmamış insan nasıl iyileşip güçleneceğini öğrenemiyor.

Yaralar bizi besliyor. Yaramızın içinden beslendiğimiz şeylere ‘duende’ diyor İspanyollar. Bir cindir, peridir duende. İspanyol sanatından saçılan büyüdür. İzlediğimiz flamenko gösterilerini unutulmaz kılan, içimizi titretendir. Gitaristin parmaklarından süzülüp tüm bedenimize hükmedendir. John Berger’in anlatımıyla; “Şarkıcı kendi dışından gelen bir güç ya da cebir tarafından ele geçirildiğinde, içine bir şeyler yerleştiğinde meydana gelir. ……. Duende dansçı kızın bedenini, rüzgarın kumu işlediği gibi işler.”* Duende bizi yaralar ve yaralardan besler.

Bir kavram olarak ‘duende’nin babası olan Lorca, ömrünce duendenin yani içindeki yaraların kendisine sunduklarının ardından gitti. Hiç kapanmayacak yaraları iyileşmeye çalışırken içinden çıkan o muhteşem ruh, o büyü, o üstün yeteneğin peşinden… Sonuç ortada.

Acılarla dolu yaşamların ürünleri, yaralı yüreklerin öykülerinin nesiller boyu okunduğu, izlendiği, kitleleri peşinden sürüklediği aşikâr.

Oysa yaralı kedinin derdi duende değil devadır. Canı yanan kedi ne duendeyle yanıp tutuşur, ölümün kıyısında dans ederken sanatsal dehasını fışkırtır ne arabeske düşüp acısıyla dağılır. Ömrünü sanata adamaya değil hayatı yaşamaya kararlı olan bireye de ellerini kanatan şeyi tutmayı bırakmak düşer. Kansızlıktan ölmeden. Duendemiz yoksa yaralardan beslendikten sonra üstünü kapamayı bilmek gerek. Kangren olmadan.

Yaramın adını koyabilirsem kendimi iyileştirebilirim. Hatırladıklarım artık yaramın kabuğunu kaldırmadığında yaşama geri dönebilirim. Tam düzelirken baştan baştan kanatılırsam geçmeyen bir yara iziyle koca ömrü boşa harcarım. Dolayısıyla ne duendeye düşmeliyim ne arabeske. Vücut ısısı düşmüş kedilere yapıldığı gibi önce hemen normal sıcaklığına ulaştırmalıyım bedenimi, sonra başlamalıyım tedavime.

 

 

* Berger, J. (2017). Hoşbeş. (Aslı Biçen, çev.) İstanbul: Metis Yayınları

Reklamlar