Etiketler

, , , , , ,

Küçük de olsak yetişkin de olsak bazen başkalarının söylemek istedikleriyle bizimkiler birbirini tutmuyor. İşittiklerimize rağmen algıladıklarımızı uygulayınca komik durumlar yaşanabiliyor. Bu da insan olmanın güzelliklerinden, saf yanlarından biri. Gurur yapıp kızmak yerine kahkahayı atabildikçe çocuk yönümüzü koruyup kucaklayabileceğiz belki de.

İki yaşındayken bir erkek çocukla dans ettiğim için evlendiğimi sanıyormuşum örneğin. Ne duyduysam ya da görüp çıkarımda bulunduysam artık, herkes ‘dan’ ettiği kişiyle evli demekmiş benim için. Yıllarca da evliyim sandım.

Altı yaşlarındayım. Coşkudan merdivenleri yuvarlanarak inmemdendi sanıyorum, on gün boyunca iğne yemek zorunda kaldım. Annem her gün iğneden sonra bir oyuncak araba aldığı için ses çıkarmamaya çalışıyorum ama artık tak etti canıma. Son iğneyi istemiyorum. Annem, “sık dişini, bu son” dedi. Dişlerimi öyle güzel sıktım ki bütün bedenim de buna eşlik edince iğne içimde kırılmış. Söz dinlerim ben.

Kıbrıs’ta okuduğum köydeyiz. Upuzun saç örgülü ama pek minik gövdeli bir ilkokulluyum. Her gün tay gibi hoplaya zıplaya yürüdüğüm, torbalarca çam fıstığı topladığım okul yolundayız annemle. Merkeze gelince annem köy bakkalına girdi. Ben ağaçların altında örgümle birlikte sek sek sekerek takılıyorum. Ağaçlardan bir sürü zeytin dökülmüş yerlere. Annem bayılır zeytine! Annem beni çok daha çok sevecek beklentisinin getirdiği çocuksu yağ çekme iç güdüsüyle bir avuç zeytin toplayıp bakkala seyirttim:
– Anneee! Bak, sana zeytin topladım!
– Aaaa! At onları çabuk! Kızım keçi pisliği onlar!

Babamın görevi sona erdi, Kıbrıs’tan dönüyoruz artık. Mersin’de gümrük kontrol kuyruğundayız. Yaz sıcağında saatlerdir bekleşiyoruz. Henüz bir yaşındaki kardeşim huysuzlanmaya başladı. Acıktı artık. En yakındaki bakkala gittik annemle.
– Yoğurt var mı?
– Var ama çingilde.
– Uzak mı buraya?
– …….
Daha Adana’ya yerleşmeden, o yörede yoğurt satılan alüminyum bakraçlara çingil dendiğini de öğrenmiş olduk. Uzak değilmiş çingil ama depozitolu gibi oluyor hâliyle.

Adana’da yeniyiz. Haftada bir apartmanı yıkamaya gelen genç bir hanım var; Elif Abla. Bir gün kapıyı çaldı Elif Abla. Açtık. Eliyle içeriyi göstererek sessizce sordu: “Şuraya su döküversem?” Bizimkiler heyecanla tepki verdi: “Nereye su dökeceksin?!” Yıkama tutkusunu dizginleyemeyip sevdasına yenik düşen Elif Ablanın evimizin içine de su dökmek istediği düşünülerek tez zamanda önüne set çekildi. Zaten kapıyı utana sıkıla çalmış kadıncağızın tuvalete girmek istediğini anlamamışız.

Çocukken de gerçekçiymişim. Adana. Orta iki. Pazartesi sabahı İstiklal Marşı sonrası sınıfa geçtik. Öğretmen yapılacak çalışmayı açıkladı: İstiklal Marşı sırasında düşündüklerinizi anlatan bir kompozisyon yazın. Yazdım: O gün hangi dersler olduğunu, ödevlerimi yapıp yapmadığımı, yapmadıysam bu sorunu nasıl çözebileceğimi, sınav olduğu günler sınavı, ayrıca sabah serviste ya da evde yaşananları, akşam için heyecan verici bir plan varsa onu düşündüğümü ve buna benzer bir sürü şeyi tüm dürüstlüğümle ve en güzel tümcelerimle açıkladım. Süre bitince de parmak kaldırdım tabii ki. İlk söz verilen arkadaşım savaşlardan, şehitlerden, bayraktan bahsetti. ‘Düşüncelerimiz ne farklıymış’ diye içimden geçirdim. İkinci okuyucu da düşman, vatan, Atam diye başlayınca bir şeylerin yolunda gitmediğini anladım. Parmağımı indirdim.

16 yaşındayım. Ankara’da ilk senem. Kulak koparan cinsten soğuk bir kış sabahı. Sıhhıye servisi merkez kampüse girdikten sonra havada beyaz bir şeyler uçuşmaya başladı. Yanımda oturan arkadaşım heyecanla, “Sen de görüyor musun benim gördüğümü?” diye sordu. İnsan cahil olunca her şeyi çok iyi biliyor. “Çiçek tozları” dedim. Servisten inince çiçek tozları coştu. Her yerden çılgın gibi polen yağıyordu üzerimize. İşin ilginç yanı, üstümüze düşen polenler saniyede yok oluveriyordu. Yedi yaşımda Afyon’dan ayrıldığımdan beri kar görmemiştim ki. Unutmuşum nasıl bir şey olduğunu. Ama arkadaşım üniversiteyi bitirene kadar bu olayı unutmadı. Her sene ilk karda o bol polenli günü anımsayıp katıla katıla güldü bana.

Kırk yaşlarındayım. Öğlen arası öğrencilerimle yemek yiyoruz. Bir tanesi sordu: “Öğretmenim, Gordion’a hiç gittiniz mi?” Birden öyle bir acı saplandı ki kalbime… Antik kentlere bayılırım. Fizandakini bile gidip görmüşüm, keçi gibi tırmanmışım en tepesine. Çeyrek asırdır Ankara’da yaşamama rağmen burnumun dibindekine gidememişim bir türlü. Tam kanayan yarama parmak bastı:
– Yok canım yaa, ona gidemedim bir türlü ama çok istiyorum.
– Giderseniz mutlaka bize de gelin öğretmenim. Evimiz hemen Gordion’un yanında.
– Hö?.. Nasıl?.. Nasıl ki?.. Antik kentin yanında mı oturuyorsunuz?
Allah’tan, bu kadar sevdiğim öğrencimin bu derece ciddi bir biçimde yalancılığı olduğunu düşünüp üzülmeme zaman yetmeden durum açıklığa kavuştu:
– Hö?.. Nasıl?.. Ne antik kenti öğretmenim? Yeni açılan alışveriş merkezi Gordion’dan bahsediyorum.

Reklamlar