Etiketler

, , ,

Yıl 1980. Sekiz yaşında bir kız dişçi koltuğunda oturuyor. Koltukta ufacık kalan çocuk bedeni kocaman bir gülümseme taşıyor. Dişçi abinin şakalarına gülüyor. Derken gözü paravanın arasındaki açıklıktan ona bakan bir çift göze takılıyor. Annesinin gözlerindeki ifade onu ürkütünce korkması gerektiği hissine kapılıyor. Şakalara gülemez oluyor.

Yıl 1990. On sekiz yaşındaki genç kızımızın kedisi odaya girince bağırmaya başlayan arkadaşı tek hamlede kendini ranzanın tepesine atıyor. Üç saniyede her yerini vurup çorabını kaçırarak yukarıdaki yatağa atlayan misafirini ağzı açık izliyor. Kedilerin böyle bir etkisi olabileceğini ilk kez görüyor.

Yıl 2000. Yirmi sekiz yaşında bir kadın olarak korku konusunda çok deneyimli hissediyor. Diş hekimine yalnız gidip şakalaşmaya devam ediyor. Kimsenin korkularını dinemiyor. Kendi korkularının üstüne gidiyor. Korkunun, bizi yaşamaktan ve başarıdan alıkoyabilecek en güçlü düşman olduğunu biliyor. Kendi felsefesini geliştiriyor: “En kötü ne olabilir?”

Yıl 2010. Otuz sekiz yaşın bütün oturmuşluğuyla Montaigne’in şu sözünü yaşıyor: “Korkusuz efendiyken, korkan emir altına girer.” Girmiyor.

Uçurum korkusuyla kendi kendilerini uçuruma atar kimi insanlar” da diyor Montaigne. Gözlemliyor.

Şu cümleleri dinliyor Karaosmanoğlu’nun Yaban karakterinden: “Bu kadar korkmak iyi değildir. Sonra ne yapacağımızı şaşırırız.

Yapamayacağımız endişesiyle kalkıştığımız işlerde başarısız olma olasılığımız çok yüksektir. Bir kedi, beşinci kattaki evin penceresine atlayınca dengede durur. Kedidir çünkü. Muhteşem bir denge mekanizması ona bu başarıyı sağlar. Fakat insanlar olarak almamız gereken ders bence şudur: Kedinin bir korkusu olmadığı için yüksekliği algılayıp yalpalamaması. Bir yere atlarken korktuğumuz için yalpalar ve zaman zaman düşeriz. Düşmemek için öncelikle korkularımızın üstesinden gelmemiz gerekiyor. Bir konuda iyi olup kendine güvenen insan zaten kolay kolay korkmuyor. Ama ben genel olarak korkulardan bahsediyorum. Palyaço korkusu gibi. Balon patlamasından korkmak gibi. İlk insanların vahşi hayvan korkusu gibi. “Zorba” romanında sürekli Buddha’yı yazan patron kendisini ilk insanlara benzetir. “Onlar korku ile savaşmak için mağara duvarlarına yabani hayvan resimleri yapıyordu, kayalara kazıyıp boyayarak onları durdurmak için. Ben de yazıyorum” der. Korku ile savaşmanın gerekli olduğunu mağara insanı da bilir. Psikiyatristlerin korkularımızla yüzleşip adım adım üstesinden gelmemizi söylediği gibi.

Benim korkularım yok mu? Tabii ki var her insan gibi. Aşabilmek için neler yapıyorum peki? Öncelikle öğrenmeye çalışıyorum sürekli. Yönetim taktiklerini, yönetici stratejilerini, hangi hayvanın ne yapabileceğini, doğadaki seslerin ne anlama geldiğini, gereksinim duyduğum her bilgiyi. Cahil cesareti denen bir şey de var elbet. Bir konuda bilgimiz olmayınca korkmuyoruz. Çünkü onun varlığından bile haberdar olmuyoruz. Ama en sakatı, az bilmek oluyor. Bu saatten sonra o kadar cahil olamayacağıma göre, daha fazla öğrenmek kalıyor geriye. Köpek balıkları hakkında bildikleriniz sizi ömür boyu gece denizde yüzme zevkinden alıkoyabilir ama Akdeniz’in sığ koylarında bu hayvanın tehlikeli türlerine rastlanmayacağını bilirseniz rahat edersiniz.

İkinci olarak, başkalarının korkularını dinlemiyorum. Nevşin Mengü’nün “Korkma” başlıklı bir TEDx sunumu var. İnsanlara korkmamalarını salık vermeye çalıştığı konuşma boyunca deniz korkusunu öyle bir detaylı anlatıyor ki denizde yaşayabileceğim olaylardan ürkmeye başladığımı fark edince videoyu kapattım. Birisi “korkma sakın” diye söze başladığında bile içinizi bir korku kaplar.

Korku öğrenilir. Dişçi koltuğundan korkmayı, kedi-köpeğe yaklaşmamayı büyüklerimizden öğreniriz önce. Sırtımızdan dilimiz çıkacak korkusunu anneannemizden. Adam olamayacağımız korkusunu okuldan. Gece yalnız dolaşan kadınların taciz edileceği korkusunu medyadan. Terk edilme korkusunu başkalarının öykülerinden. O yüzden, çocukken dinleyip gecelerce ağladığım vampir hikayelerinden beri kimsenin korkusunu yüklenmiyorum.

Üçüncüsü de “en kötü ne olabilir” felsefem. Korktuğum bir durumla karşılaşınca bu soruyu soruyorum kendime ve en kötü senaryonun bile üstesinden gelinemeyecek kadar zorlu olmadığını görünce rahatlıyorum. İşimi sürekli iyi yapmaya çalışıyor ama asla kabul edemeyeceğim bir duruma da karşı çıkıyorsam en kötü ne olabilir? Atılırım, ki bu kendime güvenimi yitirmemden daha kötü değil.

Son sözü yine Montaigne’e vererek noktayı koyuyorum: “En korktuğum şey korkudur.

Reklamlar