Bizim için ne derindir yaşadığımız anlar. Ne önemlidir -bizim- yaşadıklarımız. Kendimizi dünyanın merkezi zannederiz. Biz olmasak dünya dönemeyecekmiş gibi. O an yaşanmasa tarihin seyrinde yanlışlık olacakmış gibi. O iyiliği yapmasak insanlık tarihinin sonu gelecekmiş gibi. O işten çıkarsak şirket altüst olacakmış gibi. O kişiyle tanışmasak neslimiz tükenecekmiş gibi. Halbuki hayat akıp gidiyor. Hiçbirimizin kararlarına göz ucuyla bile bakmadan hem de. Olayların şekillenişine göre hayatın bir yerinde bir şeyler değişiyor elbet ama bu tesadüfi karşılaşmalar sona erdiğinde de yaşam durmuyor. Yaşananlar anı ya da tarih oluyor ama hayat devam ediyor. Ve biz ne yaşam için ne de bir başkası için ‘vazgeçilmez’ oluyoruz.

Livaneli, Elia Kazan’ı Kayseri’deki köyüne götürürken yolda karşılaştıkları bir grup gencin ünlü yönetmeni tanımadığını, hatta Livaneli’yle fotoğraflarını çeksin diye eline makineyi tutuşturarak herhangi bir amca gibi de nasıl çekileceğini tarif ettiklerini anlatır son kitabında. Kimsenin vazgeçilmezi olmadığını fark etmek için bu sevimli rastlantıya ihtiyacı yoktu Kazan’ın. Dişiyle tırnağıyla elde ettiği başarıların sabun köpüğü gibi bir anda yok olabileceğini acı tecrübelerle öğrenmişti.

Herhangi bir zamanda herhangi bir mekanda karşılaştığımız ve bir süreliğine kaderimizin kesiştiği ve sonra yok olan insanlarla doludur yaşantımız. Bu kesişmenin boyutu ve önemi Elia Kazan ile Türk gençlerinki kadar kısa ve anlamsız da olabilir, Kazancakis ile Zorba misali uzun ve anlamlı da. Ama biliriz ki herkes kendi yoluna devam eder en nihayetinde. Bir amirale sevdalanıp kendini Girit’te bulan ihtiyar şarkıcı Bubulina ile yolları bu adada kesişen ve onun son limanı olan Zorba gibi… Zorba ile yaşamaktan büyük keyif alsa da kendini Girit’ten ayrılmak zorunda hisseden patronu gibi… İşgal altındaki İstanbul’a dönmeyip Haymana ovasına yerleşen Yaban ile yolları bu köyde kesişen Emine gibi… Daha birçokları gibi…  gerçek hayatta da herkes kendi yoluna gider. Hayat devam eder.

Ve biliyoruz ki, kimse vazgeçilmez değil. Bunu bana tutkuyla bağlandığım ilk iş yerimde sevdayla dinlediğim bir abla söylemişti. Doğruluğunu ispatlamak için de elinden geleni yaptı zaten ve en azından bir daha hiç kimseye ‘abla’ ya da ‘abi’ dememem gerektiğini öğretti.

Biliyorum, kimse vazgeçilmez değil. Yaşam devam ediyor. Yıllarını, ruhunu, anlarını verdiğin iş yerinden ayrıldığın gibi ‘anı’ oluyorsun. Hatta zamanla anıların bile sararıp soluyor. O güzel günde birlikte oturduğunuz kafeyi anımsatması için sakladığın fiş gibi… Yıllar içinde yazıları uçmuş. Tarih uçmuş. Anılar uçmuş. Beyazlığını çoktan yitirmiş anlamsız bir kağıt parçası. Ne kadar zorlasan da neden o kitabın arasında olduğunu anımsayamadığın bir -şey-.

Kağıtlar soluyor. Yazılar siliniyor. Anılar siliniyor. Yaşam soluyor. Hatta Livaneli’nin daha acı bir biçimde dile getirdiği üzere, son nefesimizi verdiğimiz anda “tarih oluyoruz”.

Geçmişimin oldukça büyük bir dönemini kaplayan okul geliyor aklıma ister istemez. Ankara soğuğu ve hayatın acımasızlığıyla tanıştıran canım okulum. Zor bir üniversite dönemi… Yine zor ama bilinçli ve keyifli yüksek lisans yılları… Son derece zor ama en tatminkar öğretmenlik yılları… Hepsini alan (ya da veren) bu okul bile bir anı şimdi. Hayal meyal anımsıyorum. Hiç yaşanmamış gibi. Sınıflarımdan birinin öğretmenler gününde armağan ettiği bir saksı çiçeğe bakıyorum şu an. En az beş yıl olmuş kendisiyle tanışalı. Eve aldığı bitki ve hayvanatı yaşatamamakla ünlü bu kadın, kelaynağa dönmüş o canlının hayata gözlerini ebediyen yummaması için dokuz takla atıyor. Bu saksıda dünyanın en güzel öğrencileri var. Bu saksıda, ülke değiştirdikten sonra yok olup giden meslektaşım var. Bu saksıda, yaz tatilinde ben yokken çiçeği coşturan Satı Hanımın güzel gözleri var. Geçmişimle kalan son bağımı kaybetmek istemiyorum. Çiçeğimin de anılarımın da solmasına izin veremem.

Ama biliyorum ki arkamı döndüğüm anda yitip gidecek.

Yaşanan anlar anı da olsa tarih de yazsa zamanla yok olup gidiyor.  Ama hayat devam ediyor. Öyle ya da böyle. Biliyorum… Ne siz kimsenin vazgeçilmezi oluyorsunuz ne de kimse sizin…