Etiketler

Dün akşam modern dans gösterisine giderek Afife Jale’nin yaşamını izledim. Duygular dünyasına nakşolan bu görsel şölen önemli bir soru yöneltti bana. En doğru iletişim yolu olarak benimsediğimiz sözcüklerin dünyasında neyin eksik olduğunu düşündürdü. Şimdiye kadar bir sürü kaynaktan okumuş olduğum ve hakkında yazılar yazdığım bu yaşam öyküsünün dans versiyonu neden beni hıçkırıklara boğmuştu? Kelimeler kifayetsiz miydi? O halde sözcüklere dayanan iletişimimizin yetersiz kalmaması nasıl beklenebilirdi ki? İletişimi güçlendirmek için farklı dillere mi ihtiyacımız vardı?

Belki de Elf dili gibi, Jalpi Türk gibi, Esperanto gibi yapay dillerin (conlang) ortaya çıkış nedeni de buydu: Daha iyi iletişim kurup birbirimizi anlayabileceğimiz, hayatı daha güzel kılacak yeni bir dil yaratmak. Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ında da bu durumdan yakınılmaz mı? “Yeni bir dil yaratmak istiyorum.” (s.541)

Acaba iletişimimizdeki yaraları onarmak için gerçekten de yepyeni bil dil yaratma gereksinimimiz mi var?

John Berger, “Şarkıya Dair Notlar” adlı denemesinde şarkıların dilinden bahseder. Hatta bunu ‘boyut’ olarak tanımlar ve şarkıların kendine has bir başka boyutu olduğunu ifade eder. Şarkılar bedenimizi ele geçirir der. O yüzden Arapça bilmesek de bu dildeki bir şarkıyı, ana dili Arapça olan kişiler kadar iyi alımladığımızı söyler. (s.68)

Paris’te bir metro treninde karşılaştığı konuşma engelli bir grubun iletişimini izler Berger. Kendilerini ifade edebilmek için bir sürü organlarını uyum içinde kullanmalarına ve bu ahenkten doğan ritme bırakır kendini. Onların şarkısını dinler.

Italo Calvino, “Görünmez Kentler” adlı eserinde, uzak memleketleri teftiş edip döndükten sonra deneyimlerine dair rapor vermek üzere Kubilay Han’ın huzuruna çıkan saray görevlilerinden bahseder. İçlerinde biri vardır ki dil bilmediği halde Yüce Han en çok onun anlattıklarıyla ilgilenir: “Ülkeye yeni geldiği ve Doğu dillerini hiç bilmediği için, Marco Polo kendisini ancak jestlerle, taklalarla, şaşkınlık ve korku çığlıkları, havlamalar, çulluk sesleriyle anlatıyor ya da heybesinden devekuşu tüyleri, ağız tüfekleri, kuvarslar çıkarıyor, bunları satranç taşları gibi kendi önüne yerleştiriyordu. Kubilay’ın gönderdiği yolculuklardan her dönüşünde dâhi yabancı, hükümdarın yorumlamak zorunda kalacağı pantomimler doğaçlıyordu.” (s.71)

Zamanla Polo doğu dilleri konusundaki becerisini artırır ve Han’a daha çok sözcük kullanarak daha net bilgiler vermeye başlar ancak aralarındaki iletişimin keyfini yitirmekte olduklarını fark ederler. Çünkü “yarım yamalak konuşmasıyla habercisinin aktardığı her olayı, her haberi imparatorun gözünde bunca değerli kılan, ikisinin de etrafında yaratılan o özgür alan, sözcüklerin doldurmadığı o boşluktu.” (s.83)

Hayatımızın her boyutunda düştüğümüz hataya düşüyoruz belki de: Karşımızdakine alan bırakmamak. Bu kadar çok sözcüğümüz olması keyfimizi kaçırıyor olabilir mi? Sürekli anlatmaya çalıştığımız için karşımızdakine özgürce anlama alanı bırakmıyoruz sanki. Düşünceye şekil verme çabamız durulmuyor. Yaşamın sırrını kendimiz anlıyormuşuz gibi…

Kazancakis’in ünlü eserine adını veren Zorba, çok okuyan – çok yazan patronuna ne zaman hayata dair bir soru sorsa gerçek anlamda bir açıklama alamadığı için çok kızar: “Bütün kitaplarını bir yere yığ ve yak. O zaman… anlama olanağını bulursun belki…” (s.117)

Ben köylüyüm; çamurların ayaklara yapıştığı gibi, sözler de benim dişlerime yapışıyor; sözleri eğirip incelik haline sokamıyorum.” (s.336) diyen Zorba’nın iletişim dili danstır. İçinde kabaran tüm duyguları raksıyla anlatır. Dilini hiç bilmediği Rusya’da arkadaş olduğu bir adamla muhabbetleri, biz -dil bilen kağıt farelerini- kıskandırır niteliktedir: “El işaretleriyle çatra patra anlaşıyorduk. Önce o konuşmaya başlardı; bense anlamamaya başladığım anda bağırırdım: ‘Stop!’ O zaman kalkar oynardı; yani bana neyi söylemek isterse onu oynardı. Ben de öyle… Ağzımızla söyleyemediğimizi ayaklarımız, ellerimiz, karnımızla ya da vahşi çığlıklarla söylerdik.” (s.95)

35 yıllık hayatını gerçeği bulma sevdasıyla okuyup yazarak geçirmiş patron, bildiği dillere rağmen bir şey anlamamasına ve soruları yanıtlayamamasına içerler. Zorba’nın okuluna gidip gerçek alfabeyle yeniden başlamayı diler. Dans öğretmesini isteyerek de ilk adımı atar.

Aklıma ister istemez en yalın iletişim araçlarına başvurduğumuz hayati anlar geliyor. Aşk örneğin. Ağızdan dökülmezden çok önce bilirsiniz karşınızdakinin sevdasını. “Gözler yalan söylemez.”

Sözcüklerin dünyasıyla tanışmamış minicik bir bebek annesinin sıcak kollarının dilinden anlar.

Kendi dilini bile zor konuşan bir amca bir yabancının acısını duyup merhametini sunar.

Yanınızdan geçen adam size bakıp yere tükürse kavga çıkar.

Sosyal medyada mutluluk fotoğraflarınıza bakan dost sizi gördüğü anda gerçekte ne hâlde olduğunuzu anlar.

İletişim yollarının onca arttığı, çeşitlendiği ve hızlandığı bir çağda bunca iletişim sıkıntısı yaşamamızın nedeni bu olabilir mi acaba? Ağzımızla anlatmaya çalıştıklarımıza bedenimizi bir türlü dahil edemeyerek çoktan sanallaşmış olabilir miyiz?

Zorbaca söylemek gerekirse: “Hey bee!.. İnsanlar ne hale girdi… Tuuh, kahrolasıcalar! Vücutlarını bırakıp körlettiler ve yalnızca ağızlarıyla konuşuyorlar. Ama, ne söylesin ağız?” (s.95)

***********************************************

KAYNAKÇA:

Atay, O. (2017). Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları

Berger, J. (2017). Hoşbeş. (Aslı Biçen, çev.) İstanbul: Metis Yayınları

Calvino, I. (2017). Görünmez Kentler. (Işıl Saatçıoğlu, çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

Kazancakis, N. (2017). Zorba. (Ahmet Angın, çev.) İstanbul: Can Sanat Yayınları

 

Reklamlar