Stockholm’de yemyeşil, sakin bir kasabadayım. Dünyalı dertlerden ırak teknemi temizliyorum. Çok vaktimi ve emeğimi verdim bu güzel kıza ama değdi doğrusu. Onca heykelin doğum yeri oldu Hulda. Zaten başka türlü bir evde yaşadığımı düşünemiyorum bile artık. Hele ki yavrularımın kutu kutu odalara hapsolduğunu. O garipler de herkesin böyle yaşadığını sanıyordu daha düne kadar. Kızım Elif okula başladığında ne şaşırmıştı bizim ‘farklı’ olduğumuzu yani sınıf arkadaşlarının teknede yaşamadığını fark edince… Saat altı olmuş! Evliyalar birazdan burada olur. Zülfü de gelecekti bugün bakalım. Salatam hazır zaten. Balıkları da hep birlike hallederiz. Şarabın durumuna bir bakayım.

Tanca’dayım. Afrika’nın kucağında. Otuz-kırk kilometre ötede Avrupa’nın başladığını bilmek öyle garip ki, bu şehirde daha onlarca yıl yaşasam bu gerçeğe şaşırmaya devam ederim herhalde. New York gibi bir hengameden kaçıp bir başka hengameye göçmek ne kadar akıl alır bir durumsa bu da öyle. Hem de ömrümce doğduğum yerden uzaklaşmak istemişken. Hayatla bağlarımızın zayıfladığı ve adeta kendimize yabancılaştığımız dünyadan sıyrılmak, kendimi aramak, kendimi var etmek üzere her şeyi ardımda bırakıp başka dünyalara doğru yol almayı bunca dilemişken. “Her birimiz tüm dünyaya aitiz, sadece bir bölümüne değil” diyerek yollara düşmüşken. Peki Tanca’da bir apartman dairesine yerleşerek bunu ne kadar başardım? Hem de karşı dairede yaşayan Amerikalı karımla? Hakikaten ya, Jane ne yaptı acaba? Dün gece hiç iyi görünmüyordu yine. Nereden buldu şu büyücü kadını bilmiyorum. Şerife’den başka kadın kalmamış sanki koca dünyada. Kadın da kadın olsa bari! Evde mi ki, bir bakayım.

Vaucluse’da, dostum Sven’in evindeyim. Ağaçların ortasında gülümseyen, elektriksiz, susuz, ilkel ama kahkahalı ve duvarları kitaplı evimizde. E tabii benim de evim sayılır. Ne de olsa tüm yaz birlikteydik burada. Mutfak rafındaki çanakta birleşen paralarımız gibi birleşti yaşantılarımız. Avrupa’nın her yerinden kopup gelen (ama bir türlü gidemeyen) akademik konuklara ben de ev sahibi oldum. Sven, karısı ve ben bir sanat köyü yarattık sanki. Bugün yine fakirhanemiz dolup taşıyor. Baksana, sıcaktan bunalan tavuklar bile doluşmuş mutfağa. Yağmur suyu da biriktiremedik bu ara. Duş yalan oldu birkaç gün daha. Paramız da epey azalmış bu arada. Zaten Sven de sinyali verdi biraz önce: C menüsü çıkacak bugün yemekte. Yani ben şimdi çöplüğe gidip atılmış sebzelerden bir seçki yapıyorum ve gelip pişiriyorum. Haydi bakalım.

Mostar’dayım. Gece gündüz köprünün başından ayrılmıyor, defterime notlar tutuyorum. İki defter, üç tükenmez kalem bitirdim. Turist kafilelerince ayaklarıma serilen koca dünyayı içiyorum. Aitliklerimizden kurtulmak kolay olmasa da, yeni edindiğim ‘köprü bekçisi’ kimliğimle tüm doğruları sorguluyorum. Görmüş olmakla üstünden geçmiş olmak arasında fark var mı, bulmaya çalışıyorum.

Atlas Okyanusu’nun ortasındayım. Sekiz-dokuz metrelik dalgalarla boğuşmaktan öyle yorgunum ki açlığım ve tuzlu sudan oluşmuş yaralarım aklıma gelmiyor bile. İki buçuk yıldır sekiz metrelik teknemle tek başıma dünyayı dolaştım. Yirmisinde bir genç kız için azımsanmayacak kadar çok şey biliyorum yaşadığımız yerküre hakkında. Şimdi artık eve gidip Varuna’yı da kendimi de biraz dinlendirme zamanı.

Salondayım. Televizyon karşısında fasulye ayıklıyorum. Kılçıklı çıkan ayşekadına söylene söylene burcumu dinliyorum: “Yeni yerler görme, yeni insanlar tanıma, kendinizi geliştirme, hatta belki de tüm hayatınızı değiştirme isteği ile dolacaksınız. Uzun yola gidebilirsiniz.” Vallahi bildi akşam kayınvalideye gideceğimizi! Pek yeni insan sayılmasa da… Gözüm perdelerin çoktan modası geçmiş rengine takılıyor. Bir de şu koltuk takımını yenilesek tüm hayatım değişecek, biliyorum. Zaten çoktandır hayatımı değiştiresim var.

*********************************************

İlhan Koman, Elif Koman-André, Zülfü Livaneli, Paul Bowles, Jane Bowles, John Berger, Sven Blomberg, Romaine Lorquet, Gündüz Vassaf, Tania Aebi, Hulda, Varuna, mutfaktaki tavuklara ve Ayşe Kadına saygılarımla…

 

Reklamlar