Etiketler

, , ,

Yazmayı bırakırsam benden korkun. Artık ardından gözyaşı dökülmeyen sevgili misali taşlaşmış demektir umutlarım. Kişi, hayatta kalmasını kolaylaştırması için tutunacak bir dal arar. Ben de yazılara tutunuyorum. Bacaklarımdan asılmış insanların beni kuvvetle dibe çekmeye çalıştığını hissettiğim anlardan bile yazarak sıyrılıp, çamurlu yaşam göletini ardımda bırakıyorum.

Hayat öyle şakacı ki, yıllarınızı verip gece gündüz çalıştığınız işinizden çıkarılabiliyorsunuz, gençliğinizi verdiğiniz insan tarafından bırakılabiliyorsunuz, ömrünüzü verdiğiniz çocuklarınızdan uzak düşebiliyorsunuz, dost bildiğiniz sesleri bir daha hiç duymayabiliyorsunuz. Sımsıkı yapıştığınız bir elin sizi artık taşıyamayabileceğini düşünerek tutunacak bir dala ihtiyacınız var (ve hatta o dal kırılırsa bataklığın dibini boylamamak için başka dallara da ihtiyaç var).

Stefan Zweig’ın “Satranç” romanındaki Dr. B. karakterini bilirsiniz. Saygın bir aileye mensup olan Dr. B. Gestapo tarafından akıl almaz bir işkenceye maruz bırakılıyor: Hiçlik. Bir otel odasına yerleştiriliyor fakat kitap, gazete, saat, kağıt, kalemin yasak olduğu odanın penceresi de bir duvara bakıyor. Zamandan ve mekandan yoksun bu boşlukta aklını kaçırmak üzereyken bir kitap çıkıyor karşısına ve kitabı çalıyor. Satranç kitabı olmasına önce çok sinirlense de ekmek kırıntılarından yaptığı hamurlarla oluşturduğu taşlarla satranç oynamaya başlayarak “etrafımdaki hiçliği hiçe indirgeyen bir etkinlik”¹ (s.50) dediği oyun sayesinde günlerine bir anlam yüklemeyi başarıyor. Satranç olmasa direnme gücünü bulamayacağını biliyoruz.

Gerçek hayatta yaşadıklarından yola çıkarak fakirliğin kitabını yazan George Orwell, kişinin hayatta tutunacak bir dalı olmasının paradan daha önemli olduğunu da büyük bir ustalıkla dile getirmiştir. Korkunç boyutta bir fakirliğin betimlendiği “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı kitabın en çarpıcı karakterlerinden biri Boris’tir. Yirmisinde Rus ordusunda Yüzbaşı olan Boris, gençliğinde görkemli günler görmüştür. Ancak devrimin ardından beş parasız kalır. O güzel günlerden geriye sadece madalyaları ve eski alayının fotoğrafları kalmıştır. İnsanların eski külotlarını bile rehine verip üç kuruş ekmek parası elde etmeye çalıştığı günlerde Boris de her şeyini rehine verir. Tek şey hariç: Görkemli geçmişi, yani her gün yatağa serip konuştuğu madalyaları ve fotoğrafları. Onlar olmasa yaşama gücünü bulamayacağını anlarız.

Başarıyla resmedilen bu berduşlar dünyasında bir başka karakter ise her gün sadece ekmek ve çayla beslenir, kıyafete verecek parası yoktur, ancak mutlaka haftada bir parasını verip berbere traş olmaya gider.

Kaldırıma resim çizerek para kazanan Bozo’nun ağzından da şu sözler dökülür: “Ee, bir şeylerle ilgilenmek lazım. İnsan sokağa düştü diye çayla iki dilimden başka bir şey düşünemeyecek değil ya.” (s.191) Yıldızlarla ilgilenmektedir kendisi de. Meteorlarla ilgili yazılarına Kraliyet Astronomu’ndan teşekkür mektubu almış olması göğsünü kabartır belli ki. Sen izin vermezsen yoksulluğun seni alıklaştıramayacağını söyleyen Bozo’yu Orwell şu şekilde tanıtır: “Zihnini sağlam ve zinde tutmayı başarmıştı, bu yüzden hiçbir şey onu yoksulluğa yenik düşüremezdi. Perişan olabilirdi, üşüyebilirdi hatta aç bile kalabilirdi ama okuyabildiği, düşünebildiği ve meteorları gözlemleyebildiği sürece, dediği gibi, kendi beyninin içinde özgürdü.”² (ss. 193, 194)

“Doyumu kendi içinde bulamayan adam, onu boşuna başka yerlerde arar” demiş François Duc de La Rochefoucauld. Bu sözü okuduğum “Çalışma(ma)’nın Keyfi” adlı kitabın yazarı Ernie Zelinski ise şöyle diyor: “Bir başına olmak, sadece yalnızken tadına varılacak olan etkinliklerle ilgilenme fırsatını sunar.” Yani hobilerimiz ve kendimize değer verdiğimiz anlardan bahsediyor. Oysa birçok insanın ödü kopar yalnızlıktan ve sessiz dakikalardan. Evdeyse televizyonu açar, telefonla oynar, temizlikle kopar ya da kendini dışarı atar. Kendinden en basit kaçış ise yapmak zorunda olduğunu iddia ettiğin işlere 7 gün 24 saat adanmışlıktır: İşin, eşin, çocuklar, ev, aile… Uzar gider bu liste ama kendimize hiç sıra gelmez. Tutunacak dalı ekip sulayıp büyütecek vakit yaratılamaz bir türlü.

“Yalnızlıktan zevk alıyor musunuz?” diye soruyor Zelinski, “Cevabınız hayırsa, büyük olasılıkla kendi karakterinizde kalite bulamıyorsunuz demektir. Başka bir deyişle, öz saygınız düşüktür; kendinizi değersiz ve hiçbir şeye layık bulmama duygunuz vardır. …… Siz kendinizi sevmiyorsanız başkaları sizi neden sevsin?”³ (s.177)

Hayatta kalabilmek için sürekli birilerinin eline-koluna yapışacağına kendine yatırım yap diyor yani. Kendini birey haline getir. Birlikte zaman geçirmek istenecek bir kişiye dönüştür (ki sen de zevk al). Öyle çok pahalı bir iş de değil bu. Hatta Henry David Thoreau’nun dediği gibi: “En ucuz zevkleri olan adam, en zengin kişidir.”

Hayata sarılmak için paranın şart olmadığını karakterlerimiz de söylüyor zaten. Birinci kitaptaki Dr. B. oldukça varlıklı bir aileden olmasına rağmen kendisini hayata bağlayacak en sıradan eşyadan yoksun bırakılmış bir konumda, ama o yine de bir yolunu buluyor. İkinci kitaptaki karakterlerimiz son derece fakir ama yaşam aşkıyla dolu. Üçüncü kitabımız ise ister zengin ol ister fakir, sahip olduğun en değerli şey zaman ve sensin, o yüzden lütfen kendine yeterince değer ver diyor. Her biri tohum ekip filiz yeşertip tutunacak dallarını yaratıyorlar.

Tohumlarını oldukça küçük yaşlarda ektiğim, sulamaktan ve her gün sarılıp konuşmaktan vaz geçmediğim, her mevsim renkten renge girişini zevkle izlediğim, salıncak kurup sallandığım, gölgesinde soluklandığım ağacımın dallarına gönül ferahlığıyla tutunuyorum. Keyif aldığım ve beslendiğim bir sürü başka dal daha olması müthiş bir lüks olsa da tutunacak dalımın ‘yazmak’ olduğunu biliyorum. O yüzden şunu da biliyorum ki, artık yazı bile yazmadığım gün gelirse kendimden korkmamın zamanı da gelmiş olacaktır.

 

¹ Zweig, S. (2017). Satranç. (Ahmet Cemal, çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

² Orwell, G. (2017). Paris ve Londra’da Beş Parasız. (Berrak Göçer, çev.) İstanbul: Can Yayınları

³ Zelinski, E. J. (2004). Çalışma(ma)’nın Keyfi. (Dara Çolakoğlu, çev.) İstanbul: Boyner Yayınları

Reklamlar