Etiketler

, ,

Çocuklarınızın sizi biraz yalnız bırakmasına gereksinim duyduğunuzda onlara bir etkinlik ayarlar ve kendi işinize bakarsınız ya bizde de o hesap, herkes TEOG tartışıyor son günlerde. Kaldırılsın mı? Yok, yok, iyi böyle. Yerine ne koyacağız ki? Kalksın tabii, çocukların psikolojisi bozuluyor. Son derece demokrat bir şekilde, konuyla ilgisi olan-olmayan herkes bunu konuşuyor televizyon programlarında. Gece-gündüz fikirler beyan ediliyor. Herkes eğitimci oldu, doğrular havada uçuşuyor. Ülkemin gerçek eğitimcilerinin yıllar önce tartıştığı konuları anca idrak edebilmiş sonradan çıkma akademisyenler ve tamamen alakasız başka konuşmacılar Amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi sevinçli. Daha önce keşfedildiğini fark edemeyecek kadar kör kâşif edasıyla ünlüyor: “Bakın bakın bir şey buldum!” Tüm bu kör kâşiflerin varabildiği ortak tek bir nokta var: “Öğretmende bitiyor iş.”

Günah keçisi bulundu! TEOG’u öğretmenler koydu zaten. Israr ettik, böyle bir sınav olsun diye. Ama son yılların modası burada da kendini göstermese şaşardım: Öğretmen suçlama modası. Trend topic. Karnı ağrıyan ilkokul öğretmenini suçluyor. Bir kişi okul hayatınca en az elli öğretmen tanır. Bir tanesi canını yaksa ömür boyu tüm öğretmenlere diş biliyor. Günümüzde de serbest atış ortamı çok rahatlıkla bulunabildiği için öğretmene saldırmak mübah. Hem de küfür ede ede. Başbakana, bakanlara, belediye başkanlarına kızan da çok var ama kızgınlığını sosyal medyada ya da blogunda küfürlü yazılarla dile getireni görmüyorum. Ya da çalıştığı şirketin patronunu küfürlü bir dille ulu orta eleştireni. Usulünce yapabilmeniz için ceza yaptırımı olması ve sizin de bundan korkmanız gerekiyorsa eğer kusura bakmayın da o canınızı yakan öğretmen her kimse doğru yapmış demek geliyor benim de içimden.

Her meslekte işini iyi yapan var, yapamayan var. Tabii ki öğretmen de hata yapar ve böylesi durumları ben de eleştiriyorum, ama eleştirinin de bir yolu yordamı var. Dizginsiz söylemlerinizle bir iş kolunun tüm çalışanlarını yerin dibine sokamazsınız. Kendi mesleğiniz için aynı şeyin yapıldığını düşünün. Ya da onuruyla yaşayıp ölmüş babanızın mesleğine dair çok çirkin küfürlerle dolu yazılar okuduğunuzu… Öğretmen bir insandır ve her insanın iyisi de var kötüsü de.

Ayrıca biraz geniş açıdan görmeye çalışın durumları. Karar verme mekanizmasında bir asteğmenin ya da teğmenin ne kadar rolü vardır? Medya patronu olarak, dışarıdan satın aldığınız bir televizyon programının formatını, doğru olduğuna inandığınız şekilde değiştirebilir misiniz? Özel okul ücretlerini çok yüksek bulan bir öğretmen kendi sınıfındaki öğrencilerin daha az para vermesini sağlayabilir mi?

Eğitimde de öyle olmuyor işte. Bireysel davranamıyorsunuz. Kendi doğrularınızı kendi kendinize uygulamaya çalıştığınızda sadece akıntıya karşı kürek çekme çabası harcamış oluyorsunuz. Doğru da olsa yanlış da olsa bu bir sistem meselesi. Bir mekanizma. Milli Eğitim Bakalığı tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde okul yönetimi kararlar alır, müdürler bunları sorumlu müdür yardımcılarına bildirir, ki daha iyi anlaşılacaksa onlara da yüzbaşı diyelim, yüzbaşı da üsteğmenlere ve teğmenlere yani öğretmenlere kararları tebliğ eder, o da ne deniyorsa onu uygulamak zorundadır. Yukarıdan onay gelmeden hiçbir öğretmen hiçbir şeyi farklı uygulayamaz. Oturma düzenini değiştirseniz sorun olur, şarkı dinletseniz dert olur. Ortak kazanıma hizmet eden keyifli bir etkinlik yaptırırsınız, çocuklar çok severse sorun olur. Diğer şubelerin öğrencileri “biz niye yapmıyoruz” dediği için herhangi düzeydeki bir yönetici tarafından azarlanabilirsiniz. Yapılan bir çalışma sırasında aniden beliren bir ihtiyaçla okul gezisi yapamazsınız. Okul dışına çıkabilmek için aylar öncesinden Milli Eğitimle yazışmalar yapılır. Öğrenci sayılarına göre belirlenmiş kurallar zinciri vardır. Kaldı ki, müfredatı öğretmen belirlemez. Kitap olarak iner. Dolayısıyla, “aman da burada bir antik kent var, haydi oraya gezi düzenleyelim” denemiyor. Müfredatla örtüşmek zorunda. Günlerdir yaşanan tartışmalara bakacak olursak, müfredatımızın ne olduğunu her Türk vatandaşı biliyor: TEOG! Daha önce “A mı Diyim, B mi Diyim?” başlıklı yazımda da belirtmiştim bu sınavlara hazırlanmaktan ders yapmaya zaman kalmadığını. Günde on ders yapıp hafta sonuna da etüt adı altında ek sınav çalışması koyulan bir ortamda kim okul gezisi yapabilir? Kim uygulamaya dayalı öğretim gerçekleştirebilir? Kim öğrenciyi sorgulatacak kadar boşluk yaratabilir?

Sınavların tek doğrucu mantığıyla sorgulama becerisi el ele gidemez ki zaten. Sorgulama bir ders etkinliği değildir, yaşama geçirilmesi, özümsetilmesi gereken bir felsefedir. Tüm akademik yılı kapsar ve bunu bir öğretmen tek başına bütün bir yıl uygulayamaz. Çok ütopik ama, yapabilse bile o çocuklara yazık olur çünkü o yılın sonunda aniden yaşanabilecek bir değişiklikle çocukların psikolojisi altüst olur.

Çok sağlam bir okulun sorgulamaya dayalı eğitim koordinatörü olarak çalıştığım ve farklı okulları yakından görme şansı bulduğum için şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Düşünen, sorgulayan, üreten birey yetiştirmek bir ekip işidir. Okul yönetimi sonuna kadar arkanızda durursa başarabilirsiniz. On yıl önce bu yola baş koyduğumuzda önce kendi müfredatımızı oluşturmamız gerekti. Tabii ki bu müfredatı yapılandırırken MEB’inkini iskelet olarak temele oturtmak ve ortaya çıkardığınız ürünü Bakanlığın da onayladığını görmek zorundasınız. Bunu yaparken bir yandan da ‘doğru’ kavramı üzerinde daha da netleşebilmek için yurt dışında ve içinde iyi okulları ziyaret ettik, ders gözlemleri yaptık, sistemlerini öğrendik. Eğitimlere katıldık ve okulumuza dönüp öğretmenlerimizi eğittik. Sürekli araştırdık, okuduk, öğrenciler gittikten sonra toplantılar yaptık, tartıştık, planladık, değerlendirdik, yeni kararlar aldık. Öğretmenlerimizin derslerini izleyip etkin ve etkili olanı tartıştık.

Bütün bunlar olurken birçok veli hoşnutsuzluğunu dile getirdi. Merkezde sınavların olduğu bir ülkede a-b-c-d-li dersler yapmadığınızda veliler çok geriliyor. İngilizce ağır metinler okuyup anlayabilen ve kafasını gözünü yara yara dünya meseleleri hakkında fikrini anlatan dördüncü sınıf öğrencisinin annesi tek kaşı havada karşınıza dikiliyor: “Hocam, bu çocuk hâlâ he/she/it’te fiilin yanına s getirmiyor!”

S getirmeyen çocukları biz savunduk, bizi ‘lider’ özelliği olan zümre başkanlarımız, onları kişilik abidesi müdür yardımcıları, onları da yılların deneyimiyle duruşunu oturtmuş müdürler. Eğitimin bizim işimiz olduğuna inandık çünkü doğrusunu bilmek için kendimizi çok eğittik ve eğitmeye de hiç son vermedik.

İlk yılın sonunda çok öğrenci kaybımız oldu. Sınav kaygısı yaşayan veliler çocuklarını alıp götürdü sınav odaklı okullara ve orada ağlamaya devam ettiler çocuklarımızı nasıl sorgulatırız diye.

Bir özel okulda öğrenci kaybı çok önemlidir. Buna rağmen doğru bildiğimiz yoldan şaşmadık. Ancak müdürümüz arkamızda durmasaydı, maddi kaybın nedenini soran rektörlük duyduğu açıklamalarla tatmin olup kaliteli eğitimi tercih etmeseydi o başarıyı asla elde edemezdik. İşte, kendisine bütün bu şartlar sağlandıktan sonra iş gerçekten de öğretmende ‘bitiyor’ ve onu da ders gözlemleriyle tespit ediyorsunuz. Ayrıca, aynı çocuklarımız gibi, müdür yardımcıları ve müdürler iyi rol modeller olarak ortalıkta dolaşırsa öğretmen de kendini daha iyi yetiştiriyor. Demek ki iş yine de öğretmende ‘bitmiyor’.

Bu eğitim sistemine çok direnen öğretmen arkadaşlarımız gitmeyi tercih etti. Yeni öğretmen alıp baştan baştan eğittik. Bunların hepsi zaman, emek ve para ister. Ama önce inanmayı gerektirir. Fikrin doğruluğuna inanmayı ve ekipçe sonuna kadar arkasında durmayı. Gerektiğinde, inanmayanları oyunun dışına alabilmeyi göze almanızı ister. İnanmadan hiçbir düşü gerçekleştiremezsiniz. Temizlik personeline kadar okul kurumunun tüm bileşenleri aynı potada erimeden ve tavizler verilmeden sistem başarılı olamaz. Nitekim ilk deneme yılının sonunda, yaşadığı veli baskısıyla bu yoldan dönen okullar gördüm.

O yüzden, rica ederim artık kolaycılığa kaçıp, koca resmin anca bir noktasına gözünüzü dikip sistemin faturasını öğretmene kesip durmaktan vazgeçin. Her mesleği kötü yapanlar var ve öğretmenler de -aynı sizin yaşadığınıza inandığınız gibi- kalitesiz eğitimcilerin elinde şekillenip bu mesleğe gelmiş olabiliyor. Hele ki bu sistemde yetişmiş birçok yeni öğretmenimiz hâlâ öğrenci gibi davranabiliyor ve doğal olarak yöneticilerini fakültedeki hocaları gibi görüp onların doğrularını benimsiyor. Bu da kurumsal kültürü ya da kültürsüzlüğü oluşturuyor.

Bakınız sadece iyi bir özel okuldan yola çıkarak değişime karşı sergilenen dirençten bahsettim. Koca bir sistemin değişimini ve devlet okullarını varın siz düşünün.

 

 

Reklamlar