Etiketler

Bir süredir hepimiz çeşitli nedenlerle evde şişmekte olduğumuz için, gazetede gördüğüm “Evde Şiştik” başlığını hangi birine yoracağımı bilemeyip atladım okumaya: “İstanbul, Ankara ve İzmir’de son 3.5 yılda yapımı bitmiş satılmayı bekleyen 242 bin adet yeni konut bulunuyor. …. Arz ve talep arasındaki dengesizlik nedeniyle inşaat firmalarının elinde kalan yeni dairelerin sayısı artıyor.”¹

Benim de evde şişmeme sebep olan konulardan biriymiş. Vizyonu olan, sağduyu sahibi kişiler için şaşılası bir durum değil. İnşaat firmalarının yatırım iştahından bahsediyor haber. Türkiye genelinde yapı ruhsatı verilen konut sayısı geçen yıla oranla %22 artmış. Hayatın içinde olan bir insanın bu artışı gözle görmesi çok zor olmasa gerek. Sadece bu üç il değil, yerler gökler inşaat dolu. “Ay evde şiştik, elimizde çok ev kaldı, duralım artık” filan da demiyorlar, hâlâ mahalleler şeklinde inşaat yapıyorlar.

“Sitenin tenis kortu var mı?”
“Var tabii, olmaz mı?”
“Oh çok şükür, Aleynam oynasın yavrum.”

 

Tabii ki yapılan konutların çoğu zengin ahali için tasarlanmakta. Otobüse gelen zamma bile sinirlenen kısımla vakit kaybedecek hâlleri yok. Arsa fiyatlarından, inşaat malzemelerinin kaç para olduğundan ve benzeri giderden haberiniz var mı sizin?

Elde çok ev kalınca İstanbul’da fiyatlar da düşmüş ama 1+1’i, 2+1’i ya da içinde insan yaşayabilecek türden olup da ‘normal’ fiyattaki 3+1 daireyi ara ki bulasın.

O kadar düşürdüğümüz halde siz ezikler hâlâ alamıyorsanız geriye yapacak tek bir şey kalıyor: Yabancıya satmak. Bunca inşaat firmasının batacak hâli yok. Onlar da eve ekmek götürüyor. Yurt dışına açılırız. İngiliz alamazsa Arap alır. Şükran, şükran!

Daha önce Datça’daki su sorunu ile ilgili yazımda da dile getirmiştim oradan buradan kendisine yer kalan satıveriyor diye. Bu yeni bir durum değil elbet. Bakınız 1970’te yazdığı ‘Tutunamayanlar’ında Oğuz Atay nasıl değiniyor konuya: “Yıkın beni, yerime cam mozaik cepheli bir apartman yaptırırsınız. Size iki daire, onbin lira da para verirler, geçinir gidersiniz. Çok beklemeyin, sonra üstümden yol geçirirler, belediyeden metelik alamazsınız. Fena mı iki daire? Birinde oturursunuz, birini kiraya verirsiniz.”² (s.527)

“Nerede o eski günler? Her şey çok değişti” diye üzülenler, size sesleniyorum: Bu alıntı 47 yıl öncesindendir diyebilir misiniz?

Bir şeylerin değişmemiş olması yanlış mı? Yanlış. Örneğin sosyal medyada görüyorum bazı tutucu paylaşımları; yok bilmem hangi Avrupa kenti onlarca yıldır hiç değişmemiş, yok şu kentte hâlâ bilmem hangi yazarın gittiği kafeye oturabilirmişsiniz, yok burası tarihi dokusunu ne de güzel koruyabilmiş, yok efendim Paris ve Berlin emlak fiyatlarının en çok arttığı kentlerdense bunun bir sebebi varmışmış… “Suuuu” yazımda, Datça’nın betonlaşmasından yakınıp Simi’den bahseden Ayhan Sicimoğlu’nun şu sözlerine yer vermiştim: “Yunan Adalarının güzelliğini koruyabilme, özelliğini bozmama sırrı yapı yasaklarından gelir. Yapı Kanununa göre, minimum sekiz dönüme bir ev yapılabiliyor. Örneğin on altı dönüm arsası ve dört çocuğu olan bir baba, arsasını dörde bölemiyor, sadece ikiye bölebiliyor. Ayrıca evinizi yapmadan evvel, yedi kişiden oluşan bir kurula sunmanız gerekiyor rengini, boya tipini, kapı-pencere boyunu, evin baktığı yönü. Peyzaj mimarları, ressamlar, ve köylülerden yani o adada yaşayan iki kişiden oluşan kurulun onay vermediği bir şey yaparsanız hemen elektrik ve suyunu kesiyorlar evin.”

Hepsi safsata! Geçenlerde izlediğim tartışma programına katılan bir akademisyenimiz çok güzel, övgüyle anlattı oysa: “İstanbul öyle hızlı gelişti ki on beş yıl içinde tanıyamayacağımız hâle geldi. Ama mesela Paris’e gidiyorsunuz, aynı Paris, elli yıl öncesinin Paris’i. Berlin aynı…”

Kendisini dinlemekte olan Devlet Eski Bakanı dayanamadı: “Hocam ben sizi dinlerken ikimiz ayrı ayrı ülkelerde yaşıyormuşuz gibi hissettim. Depremde sığınacağımız alan kalmadı İstanbul’da.”

Orasını Allah bilir zaten. İstanbul’daki evleri satın alabilen zat-ı muhteremin dualarıyla depremden de kurtuluruz inşaallah.

Sıkıntısı olan Aleyna sahipleri tenis kortlarını asıl hak edenlere bırakıp küçük bir sahil kasabasına yerleşebilirler. Sizlere hizmet sunabilmek için süratle yapılaşıyoruz merak etmeyin. Nasıl olsa, ağzını açarken arsasının değerini yitirivermesinden korkan bir sürü vatandaş var. Oradan buradan bir dönüm arsa kalan hemen satıyor. “Yer imkanı bol oldukça yeni insanlar taşınıyor. Kiralar artıyor. Kârı görüp daha çok bina yapılıyor. Daha çok insan geliyor. Turizmden pay almak isteyerek evini kiralayanlar da, bu gizli turizmcileri gammazlayanlar da, sinir sahibi olanlar da çoğalıyor. Sular azalıyor. Sadece sular değil, insanların vurulduğu Datça sükuneti de, bekareti de uçup gidiyor.” (Suuuu)

Altyapı mı dediniz? Yetersiz mi? Onca insan buna takılmadı, bakir ilçe nüfusunu kaça katladı da bir siz misiniz akıllı Allah aşkına? Hallederiz… Yangın çıkınca ağlayanlardansanız İstanbul’da kalın ama. Henüz ağaç bitmedi buralarda.

Yıllardır bir Paris’i bile değiştiremeyen insanların ülkesinden gelen Pierre Loti’nin ödü koparmış o kadar çok sevdiği Türkiye değişecek diye, batılılaşacağız diye. Batılılaşma konusunda korkmasına gerek yokmuş, elimizden geleni yapıyoruz lakin de, kalkınmamızı istememesi kabul edilir gibi değil. Şu sözlerine bakın Osmanlı aşığı yazarın: “Zavallı muhteşem büyük İstanbul. Batı sanayinin zehirli nefesiyle, bütün İslamiyet gibi yıkılıp yok olmaya yüz tuttu. Yeni Türklerin; bizim caddelerimizde yetişmiş olanların, İstanbul’u beğenmeyip hor gördüklerini de söylemek gereklidir. Bir lambanın ışığına üşüşen sinekler gibi bu genç kuşak Müslümanlar, bizim yıkıcı fikirlerimize kapılarak, Haliç’in öbür kıyısında, bizimkilere benzeyen evler yaptırmaktadırlar.”³ (s.21)

Modernleşmeyle bozulmamış bu cennet köşenin Osmanlı’ya bırakılmasını diliyor ve ekliyor: “Onlar olmasaydı, sıradan bir boğaz olacak olan İstanbul Boğazında iki kıyıya yaymasını başardıkları saraylar, camiler, minareler, akan suya yarım batmış gibi duran gizemli görünümlü yalılar, parlak giysili kayıkçılar, yaldızlı binlerce kayığın seçkin şıklığı, pupaları şatolar gibi yükselen yelkenlilerle, hızlı ve coşkulu sulara ektikleri güzelliklerle eşi olmayan bir dekor oluşturdular.”⁴ (s.65)

Kendisinden altmış yıl sonra Oğuz Atay aynı yalılar için “sahilleri kapatanların yalıları” ifadesini kullanmış oysa (s.458).

Aynı yalılar yıllardır aynı yerden Boğaz’ı seyredip aynı biçimde süzülerek binbir öyküye kucak açıyor da bizim bakış açımız yerinde durmuyor anlaşılan. Bakalım bundan altmış yıl sonra neye evrilecek aynı yalıları görüş şeklimiz. Yalılar hâlâ orada olursa tabii.

Değişsek de mi gelişsek, değişmesek de mi gelişsek? Ne yapsak da delirmesek? Ne etsek de bugünlerin sahil kapatanlarını ileride özlemesek? Of! Evde şiştim valla…

**************************************************

Kaynaklar:

¹ İsmail Şahin, 5 Eylül 2017, Sözcü Gazetesi

² Atay, O. (2017). Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları

³ Loti, P. (2004). Can Çekişen Türkiye. Ankara: Elips

⁴ Loti, P. (1995). Türkler Üzerine Makaleler. (Betil Önuçak, çev.) İstanbul: Der Yayınları

Reklamlar