Etiketler

, ,

Okuduğum üniversite yaz tatiline girince evime, ailemin yanına gitmiştim. Parasal yönden çok sıkıntıda olduğumuz için tatil namına hiçbir şey yapamıyorduk ancak ben annemle bir şeyler yapmak istiyordum. Bir asker ailesi olduğumuz için yemeğe çıkarsak sadece ordu evine gidebilmekten, tatillerde de kamp çıkması için dua etmekten çok sıkılmıştım. “Askeri nizamda yatıp kalkmaktan da, belirlenen saatlerde denize girebilmekten de, her şeyi saate göre yapmaktan da, her gün dümdüz yapılmış kumsaldan da, gece plajda oturmanın yasak olmasından da, restoranda rütbemize göre ayrılan masalardan başkasına oturamamaktan da, davranışlarımın sorumluluğunu üstlenemeyip ne yaparsam ‘Soydan Albay’ın kızı yaptı’ muamelesi görmekten de bıktım, anlıyor musun?” şeklinde başlayan nutkumun ardından annem ufak çaplı bir araştırma yaptı tam benim istediğim gibi önü deniz arkası dağ, tarihi eserler de barındıran, kültürel ögelerle zengin bir mekan buldu: Hatay, Samandağ, Çevlik.

 

Ondokuz yaşında bir genç kız, kırkaltı yaşındaki annesi ve onbir yaşındaki kız kardeşinden oluşan grubumuzun Suriye dağlarına bakan Çevlik’e ulaşımı bile son derece zor oldu ancak üç eksik eteğin ilk defa kendi kendilerine bu kadar heyecan verici bir maceraya imza atması bizi yeterince keyiflendirdiği için kahkahalarımızı solduramıyorduk. Dikkat çekmeden, içimize içimize gülüyorduk. Çevlik’e vardığımızda Jandarma’nın önünden geçerken annem orada da kalabileceğimize dair son hatırlatmasını yaptı, ancak bakışımın haşinliği karşısında hemen konuyu değiştirmek sorunda kaldı.

 

İlk kez sivil bir pansiyonda kalacaktık. Şu an ismini anımsayamadığım pansiyonu bulup eşyalarımızı bize çok komik gelen şekilsiz odaya bıraktık ve Çevlik’i keşfetmek üzere kendimizi dışarı attık. Pansiyonun sessizliği ve etrafta kimsenin olmaması çok hoşumuza gitti. Çok da büyük olmayan beldeyi gezmemiz fazla vaktimizi almadı zaten. Seleucia ve Titus Tünelini gezme işi de bitince dağdan aşağıya indik ve sahilde bir şeyler atıştırıp pansiyonumuza döndük. Akşam olmasına rağmen mekanda hala kimseciklerin olmaması bizi fazla mutlu etti ve sessiz sakin ortamda uyuyup dinlenebileceğimizi bilmenin keyfiyle odamıza çekildik.

 

Kendimizi uykunun kollarına henüz bırakmıştık ki bir gürültüyle yatağımızdan fırladık. Saat gecenin onikisiydi. Anlam veremediğimiz seslerin ne olduğunu çözmek üzere annemle bahçeye çıktığımızda şaşkınlıktan donakaldık. Bir sürü kadın doluşmuştu bahçeye; kimi darbuka çalıyor, kimi oynuyor, kimi çay demliyor, kimi de sacı hazırlıyordu. Hemen bizi de buyur edip çaylarımızı elimize verdiler ama biz hala konuşamıyorduk. Neden sonra neyi kutladıklarını sorabildik de olan bitene bir açıklama alabildik: Buralarda halk günü sakin geçirip gecenin o saatinde coşmaya başlarmış. Yani o gün olan özel bir durum yokmuş da bu çalıp oynamalar her zamanki halleriymiş. Açık ağızlarımızı biraz daha kapamaya çalışarak yanlarına oturup sacda künefe yapılışını izledik. Gecenin birinde yenen tazecik künefelerden sonra çekirdeklerini alıp sahile gezmeye çıkarlarken odamıza döndük ve hala şaşkın bir halde uykuya daldık.

 

Ertesi gün daha sakin zaman geçirmek isteyerek sahile indik. Ne de olsa bir gün sonra kardeşimin doğum gününü kutlayacağımız için daha hareketli bir gün yaşanacaktı. Sahilden önce bakkala girip yanımıza bir şeyler almak istedik ama bakkal amca ‘ekmek’ kelimesini bile anlamayacak kadar Arapça’nın hakimiyetindeydi. Birisi çat-pat Türkçesiyle yardımcı oldu da alışverişimizi tamamlayabildik ve sahile yayıldık.

 

Upuzun sahilde biz kumlara yatmış sohbet ederek güneşlenirken kardeşim deniz kenarında kumdan kale yapıyordu. Sahilin, denize girmeye gelmemiş değişik kalabalığı dikkat çekiciydi. Kendilerince en güzel kostümlerini giyip gelmiş kızlı erkekli gruplar öbek öbek sahilde dolaşıyor, delikanlılar coşkularını parendeler atarak gösteriyordu. Dayanamayıp birilerine kalabalığın ve coşkunun sebebini sorduğumuzda her sene Temmuzun o günlerinde bir festival olduğunu ve bunu kutlamak için Çevlik’in sırtını yasladığı dağın tepesindeki köylerden insanların merkeze indiğini söylediler. Dağ köyleri farklı dinlerden halklarla doluymuş.

 

Tam bu çeşitliliğin güzelliğiyle mest oluyorduk ki bir yandan uzaktan beri izlediğimiz bir genç parende atarak yaklaşıp gözümüzün önünde kardeşimin kafasına çakıldı. Kafasına sert bir şekilde kocaman bir ayak yiyen kardeşim neye uğradığını anlamadan kanlar içerisinde kumdan kalesinin üzerine yığıldı. Oturduğumuz yerden uçarcasına kardeşimin yanına yetiştiğimizde gruptaki bir gencin ağzından sigarasını çıkarıp tütününü kanayan yere basmaya çalıştığını gören annemin bedenini işgal eden amazon oğlanın eline bir tokat attı ve bağrınmaya başladı:

– Çabuk hastaneye yetiştirelim

– Hastane yok ki burada

– Sağlık ocağı

– O da yok

– Taksi çağırın o zaman, en yakın hastaneye götürelim

– Taksi yok burada

– Bir şey buluuun!

 

Tanıdıkları bir adam minibüsüyle bizi Samandağ’a yetiştirdi ve kardeşimin güzel saçlarının bir bölümü kesilerek başına altı dikiş atıldı. Döndüğümüzde doğrudan Jandarmada inip bir oda istedik ve kardeşimin doğum gününü kafasında kelebek gibi bir pansuman beziyle ama sakin geçirmeyi başardık ve Çevlik’ten ayrıldık.

 

Bir daha asla askeri kamplardan ayrılmayacağımı sanan annem, kültür avcısı meraklı gezgin ruhumun temellerinin o üç günlük gezide atıldığını bilmiyordu.

Reklamlar