Karşı balkondaki yaşamı izliyorum günlerdir. Bebek ağlıyor. Ablası oyuncak bateriyi alıp rastgele çalmaya başlıyor. Bebek bağırıyor. Dedesi masaya vura vura bir marş patlatıyor. Bebek incecik narasıyla ortalığı ayağa kaldırıyor. Annesi ciguv ciguv ciguv iv iv iv iv sesleri çıkaran oyuncağı çalıştırarak bebeği bastırıyor. Akdeniz’in nemli sıcağında bir eve tıkılmış yedi tatilciden hiçbirinin hali yok gerçekten ilgi göstermeye. Neyse ki bebek de baygın düşüp uyuyor. Ama bir süre sonra uyanıp ağlamaya başlayınca annesi de ablaya bağırma gücünü kendinde bulabiliyor: “Uyuyan çocuğu uyandırdın. Gürültü etmesene!” Abla gürültü yapmadığı konusunda diretse de anne yemiyor: “Heee tabii tabii, bilmeden oldu değil mi?”

Sekiz-on yaşlarındaki ablanın bilmeden gürültü yaptığına inanmak nedense bana hiç de zor gelmedi. Saatlerdir bebeği oyalamak için çıkarılan onca sesi normal bulan bir aile ortamında, bebek uyuduğu anda ablanın da aniden şekil değiştirmesi nasıl beklenebilir ki?

Başkalarını rahatsız etmemek adına yüksek sesle ağlamanın, gülmenin ve konuşmanın yasak olduğu bir çekirdek ailede büyüdüm. Ama kalabalık ailelere doğan ve bu tür yasakları bulunmayan çocukların nasıl büyüdüğünü de çokça gözlemledim. Genelde halkımızın çok sevdiği üzere hep bir ağızdan konuşulur, başkasının sözünü kesmek tuhaf karşılanmaz. Kitap okuma gibi etkinlikleri gerçekleştirebilecek bir köşe bulunamaz. Ama zaten sizden beklenen de bebek sevme gibi ortak coşkuyu yansıtan eylemlere katılmanızdır. Her birey bebeğe sevgisini göstermede yarışırcasına heyecan saçar. “Amaaaaan hanimiş benim oooluuuum” türü nidalar havada çarpışır. Bebeğin her hareketi üst düzey takdir görür. Dede torununu kucağında hoplatırken anneanne “gel oğlum, gel banaaaa” şeklinde kafa karıştırır. Yetişkinlerin biri el çırparken, öteki fışırdaya fışırdaya şarkı söyler. Tel sarar oğlum tel sarar…

Bebek sevmek denen bu etkinlikten herkes o kadar memnundur ki kendilerini bekleyen sorunu göremezler: Böylesi gürültü patırtıda büyüyen çocuk aşırı ses ve harekete alıştığı ve ‘normal’ kabul ettiği için kendisine kızıldığı zamanları algılamaz. Bu durumda yeni taktik geliştirilerek yetişkinlerin kızma halindeki desibeli yükseltilir. O noktada zaten ne dendiği önemli olmaz. O sesi ben de duysam saklanırım.

Bir de ‘babası kız şuna’lar var tabii. Babanın çocukla yüz göz olmaması, sevme etkinliğine katılmaması sağlanır ki onun sesi çıktığı vakit çocuk başının dertte olduğunu anlasın. Sürü lideri kükredi diyerekten kuyruğunu kıstırıp yatsın.

Bu şekilde yetişip sınıfa gelen çocuklar öğrenme ortamını en çok bozanlardandır. Bağırarak konuşur. Oraya buraya vurarak ses çıkarmaya meyillidir. Başkalarını rahatsız ettiğini fark etmez. Yüksek sese alışık olduğu için alçak sesle verilen mesajı alamaz.

Karşımdaki kişi bağırarak konuşuyorsa ne dediğini anlamadığım için yavaş sesle konuşmasını rica etmek zorunda kalırım. Tabii kendim bağırmayı da sevmem. Bağırınca çok rahatsız olurum. Ancak ‘disiplin’ deyince kendilerine bağırılmasını anlayan çocuklardan şu lafı sıkça duyarım: “Siz hiç kızmıyorsunuz ki.” Onaylanamaz davranışı bağırmadan açıkladığım için ne dediğimi algılamaları zaman alır. Müfredat yetiştirmesi gereken eğitimcilerinse buna vakti olmadığından bağırma geleneği sürdürülür. İşe yaramamaya başladığında ‘babanı ararım’ tehdidi devreye girer. Kabul edilmiş sürü liderini.

Kendilerine sürekli bağırılan bir güruhu başka türlü yönetmeniz zorlayıcıdır ve bu durum yetişkinler arasında da böyledir ne yazık ki. Bağırmayanın söylediği sözler bir türlü anlaşılmaz. Aslında sınıfta olsun, yetişkinlerin dünyasında olsun, sistemi bir kere oturttunuz mu sesinizi yükseltmeniz gerekmez, ama bu durumu tercih etmeyen yani işine gelmeyen kişiler mutlaka olur. Aslında söyleyecek pek lafı olmayan bu gürültücüler çevrelerinde onaycı bir grup oluşturup yüksek sesleriyle herkesi susturur, böylece daha üstün olduklarını göstererek liderliğe oynarlar.

Kargalar da toplanıp bağıra çağıra kovalar düşmanını. Benim etrafımı karga sürüsü sarsa ben de kedi misali ordan uzaklaşırım hemen. Hep birlikte bağırarak uyumsuz sesler bütünü yaratan grupların ortasında kalınca cinnet geçirdiğim için pazara bile çıkamıyorum. Kargalarca çevrilsem istedikleri her şeyi onlara bırakabilirim. Zaten sırf gürültülü bir biçimde her şeye atladıkları için hak etmedikleri pozisyonları kapan kargalarla dolu değil mi ortalık? Gürültüsüyle hipnotize edip herkese işini yaptıran kara kuşlar…

Maalesef iyi eğitimli, donanımlı, kendini yetiştirmiş kişilerse sadece söylemek istediğini söyler. Kuru gürültüyü sevmez. Sözünü kesen adamı bile dinler ve bilgisizliği karşısında susar. Bilgelik sembolü baykuş da gürültü yapamaz. Çünkü kargalarla bir yarışta değildir. O yüzden de hiçbir zaman kazanmaz.

Çalışmalarına devam edebilmek isteyen baykuşlar ise biraz kargaları taklit etmek zorunda kalıyor. Bakınız İlber Ortaylı gibi sakin öten bir bilge kuş bile sürekli sözü kesildiğinde ya da cahil cahil konuşulduğunda nasıl sesini yükseltmeye başlıyor. Yoksa hiç konuşamayacak, asıl konuşması gereken o olduğu halde.

Bir blogda okuduğum şu yazıdan çok etkilenmiştim: “Tartışan insanlara bir bakın. Öyle bağırarak birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışırlar ve o kadar yüksek sese rağmen hiç anlaşamazlar. Gönülleri o kadar uzaktır ki birbirlerine, göz gözeyken bile seslerini yükseltirler duyurmak için. Halbuki gönülleri yakın olan insanlar seslerini birbirlerine hiç yükseltmezler. Hatta gözleriyle bile anlaşırlar uzaktan.” ¹

Pierre Loti de “İzlanda Balıkçısı” romanında şöyle bir cümle kullanır: “Bütün aşıkların yaptıkları gibi, epey yavaş bir sesle konuşuyorlardı.” ²

Yüz yıl arayla yaşamış bu iki insanın tespitleri aklıma şunu da getiriyor ister istemez: Bağırarak konuştuğumuz çocuklarımız da gönlümüzden çok uzakta olsalar gerek. Çocuğunun büyüyünce baykuş değil de karga olmasını dileyen toplumlar bilge baykuşu uğursuz sayanlar olabilir anca.

Yukarıda yazısına yer verdiğim blog arkadaşım bana da bir dilekte bulunmuştu: “Kısık sesle derdini duyurabildiğin dostların olsun etrafında.” Bu dileği tüm toplumumuza iletmek istiyorum: “Derdinizi haykırmak zorunda kalmadan anlaşılacağınız, karga darbeleriyle değil bilge dokunuşlarla yön bulacağınız bir dünyanız olsun.”

 

************************************************************

¹ 100yuzeblog.wordpress.com/2016/11/22/gonuller-uzak-olunca/

² Loti, P. (2003). İzlanda Balıkçısı. (Tuncay Türk, çev.) İstanbul: Oda Yayınları

Reklamlar