Beşte uyandım. Gerçekten uyanıp uyanmadığımı anlayana kadar yastığımla evin çeşitli köşelerini dolaştım. Uyanmışım. Bugün yazı yazmak istiyorum ya, üretene kadar durulmayan sancıların huzursuzluğu var. Önce beynimi hazırlamalıyım tabii. Tefekkürüm sırasında bu sabah ezan okunmadı diye takıldım. Bir de aramam gereken kişilere. Düşünmenin işe yaramadığını fark edip diğer aşamaya atladım. Hangi kitaba devam etmek istediğimi kestirmek bile zaman aldı bugün. Selim Işık’ın günlüklerini okurken dalmışım. Adını Tutulamayanlar olarak değiştirmeyi planladığım kitabın arasında kalmış baş parmağım zonkluyordu uyandığımda. Arasında parmağım olan kitabın üstüne bir de ben yatmışım. Kaldığım yeri kaybetmemek dünyanın en önemli meselesi ya. Sayfa 621: “Ölümümü gazeteden öğrenmelerini istemiyorum. Ya da hiç duymayacaklar. Aylarca sonra, öldüğümü bilen birinden öğrenecekler. Ne var ne yok, diyecekler. İyilik sağlık, diyecekler. Selim nasıl, diyecekler. Hayretle yüzüne bakacaklar. Duymadınız mı, diyecekler. Sonra, daha ne var ne yok, diyecekler; iyilik sağlık diyecekler. Sıradan bir ölüm. İki ‘iyilik sağlık’ arasında kalacak ölümüm.”

Birkaç gün önce Kelebek’te gördüğüm haber geldi aklıma. Gidip gazeteyi buldum. Haftanın En’leri sayfasında ‘en acı haber’ olarak verilmiş Hakan Balamir’in ölümü. Üç tümceden oluşan haberin yanında Meryem Uzerli’nin ‘en’ çok tıklanan bikinili fotoğrafı. Türkan Şoray Yağmur’a reyting hediyesi olarak 100 bin liralık saat almış. İrem Derici’nin selüliti var diye kafa yormuşuz sonra.

Peki ben neden bunları değil de yıllardır görmediğim iki can dostumu gördüm rüyamda? Birlikte geçirdiğimiz kahkahalı saatlerde üç koca ağızdan ibaret olduğumuz Laurie ve Jill düştü aklıma. Çok özlediğimi biliyorum da neden bunca yıl sonra bir araya gelmişken sadece bulaşık yıkıyorduk? Daha doğrusu Jill yıkıyordu. Ben her yer su oldu diye Laurie’ye kızıyordum. Laurie o koca yüreğiyle sadece özür diliyordu. Jill ise “benim hatamdı, daha dikkatli olurum” diyordu. Bu ne şimdi? Yapacak daha iyi bir işimiz yok muydu bizim? Tutulamayanların arasında kalan parmağımla Tutunamayanlara dönmüşüm anlaşılan.

Hala yazmak istiyordum ama sıcacık Antalya havasında terler içinde yattığım yerde liseli aşıklar gibi Laurie’yi düşündüğümü fark ettim. Dışarıdan içeri alev topları püskürtüldüğü hissiyle camları kapadım.

Bir dilim ekmeğe peynir koyup yemeyi kahvaltı olarak tanımladım. Bünye bağırıyor “yaz, yaz” diye nitekim. Ama ne? Sıcak havalarda oksijen nereye gidiyor? Benim beynime olmadığı kesin.

Notlar aldığım defterleri karıştırırken ölüm konusuna takıldım. “Bir yandan yaşamak istemediğimi düşünürken, bir yandan da günde üç kere gargara yapışım, aşağılık bir korkuyu belirtiyor” diyen Selim Işık bir taraftan, Hakan Balamir diğer taraftan ısrar ettiler ölümü yaz diye. Ruh halimin pek de mevsim normallerinde olmadığını fark edince bıraktım o ağırlığı bir başka zamana. Bugün moralimi yükseltmem lazım. Ruhumu daraltan konulardan uzak durmalıyım.

Defterimin en temiz sayfası önümde, kahve kupamdaki aslanla bakışarak bir saat geçirdik herhalde. Camları açmayı denedim ara ara ama mümkün değil! Felaket sıcak üflüyor içeri. İyi de, içeride de bir gıdım hava kalmadı. Beynim hiç çalışmaz oldu. Ben ki, yaz-kış ve de gece-gündüz dışarıda oturmayı tercih eden bir insanım.

Saatin epey ilerlediğini fark edince kalktım, gidip telefonumu açtım. Gazeteden mesaj: “Yarın çıkacak yazı hangisi?” Evet tabii yazı, ama kardeşimi de aramam lazım. Güzelimin bugün doğum günü. Laurie ve Jill biraz öte gidip kardeşimli anılara yer açtılar.

Yazamadığıma göre gürültü de problem olmayacağından klimayı bir süreliğine açabilirim. Daha Neşe Hocamı arayacağım zaten. Tatilini ayarlamasına yardımcı olabildiğim için çok mutlu oldum. O da çok mutlu oldu ama geçen hafta kızdı bana. Telefonum hep kapalı duruyor, bana ulaşılamıyor diye.

Tam olarak geçen hafta bugündü. Sadece telefon değil ben de kapalıydım. Ulaşılamıyordum. Çünkü pencereden ateş kokusu alıp gökten inen külleri görünce ufak bir sinir krizi geçirmiştim.

Yıllardır yangın helikopteri görünce ağlamaya başlarım. Hele bir de yangın uçağı geçerse elim ayağım boşalır, hıçkırıklar içinde kendimden geçerim. Ama bu kez durum daha da can sıkıcı. Dünya güzeli bir dostumuz yangın helikopteri pilotu oldu. Bir hafta boyunca ülkemin dünyada eşi benzeri olmayan köşeleri ateşler altındayken yüreğimin yerinden çıkması için bir sebep daha vardı artık: Bir aylık taze pilot arkadaşım. Bir ay sonra evlenecek olan arkadaşım. Bu garip ortamda düğün hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlar: Bekarlığa veda partisi için yer bul. Mobilyaların siparişini ver. Özlem’i düğüne gelmeye ikna et. Aniden babası ölen arkadaşı ihmal etme…

Neşe Hocamı aramam lazım. Çünkü tatili başlıyor ve bugün Datça’da olacak!

Gazeteden mesaj: “Bu yazı çok uzun.” Bu da benim derdim. Kısaltamıyorum şu kalemi…

Karnım artık kendini hatırlatmaya başladı gurul gurul. Bilgisayarı açmadan önce patates doğrayayım küp küp.

Elektrik gitti! Nasıl kısaltayım da yollayayım şimdi koca yazıyı? Durumu konuşmak için gazeteyle irtibata geçtim ki bir dostumuzun annesinin bugün toprağa verildiğini öğrendim. Hayat! Oyun mu oynuyorsun sen? Hani ölüm olmayacaktı bugün konular arasında?

Küp küp patateslerin kokusu gelince omleti hatırladım. Gel de ye şimdi!

Biraz kafamı toparlayayım diye bazı blog yazılarına göz attım. Açlık grevindeki öğretmen çiftle yapılan röportajın yarısına kadar dayanabildim. Eşim sabah sekizden akşam ona kadar bir sürü öğretmen adayıyla mülakat yaptı önceki gün. Onlarca umutla konuştu.

Telefona mesaj geldi. Bedava dakika hediye etmişler. Her yöne.

Kapadım tekrar telefonu. Elektrik de gelmeyecek gibi. Camları açmak imkansız. Bıraktım her şeyi. Bugün yazı yok demek. Günler nasıl geçeceğine kendi karar veriyor. Hayat ne garip…

Murat Boz affedildi mi? Adriana hangi yazarı okuyor? Pepe Türkçe öğrenir mi ki? Laurie’nin de tutunamadığını hissettiği anlar oluyor mudur? Umarım Neşe Hocamın tatili çok iyi geçer. İnşallah canım kardeşim yeni yaşında arzuladığı her şeye kavuşur…

Reklamlar