Etiketler

, , , ,

Sil. At. Yırt at. Yak. Yok et. Yaşamımın ilk yarısı anı biriktirmekle geçti. İkinci yarısı da onlardan kurtulmaya çalışarak geçecek sanırım.

 

Dedem öldükten sonra ona ait kağıt öbeklerini ne yapacağımızı bilememiş olmamız beni çok etkilemişti. Kendi evimin her yerini işgal eden notlar, defterlerim ve kitaplarımdan kendim kurtulmalıyım diye karar almıştım. Geride kalanları üzmemeli, sıkıntıya sokmamalı. Onları da mezara koyamayacağımıza göre gitmeden bir çare bulmalı.

 

Sanal dünya böylesine alıp yürümemişken, sevdiğimiz yazıları e-mail ile dostlara ulaştırırken, duygu-sömürüsü-sever bazı iş arkadaşlarının yollayıp durduğu bir hikaye vardı her evlilik yıl dönümünde eşine bir buket kırmızı gül yollayan bir adamın ölümüyle ilgili. Tabii ki kadın aylarca ağlar. Bir gün kapı çalınır. Gidip açar ancak kimseyi bulamaz. Sadece yerde bir buket kırmızı gül vardır. Kadının yaşadığı şoku tahmin edersiniz. Çünkü o gün bir de evlilik yıl dönümleridir. Güllere iliştirilmiş notla da kalp krizinin eşiğinden döner. Not kocası tarafından yazılmıştır ve okuyucuyu gözyaşlarına boğacak cinstendir. Anlarız ki mevta ölmeden önce yapacağını yapmış ve henüz ölmemiş olan karısına her yıl gül buketi gelmesini garantilemiştir.

 

Muhtemelen gül satışlarını patlatmak için uydurulmuş bu öykü bildiğim bütün bayan arkadaşları çok etkilemişti. Gerçekte başlarına gelse kim kaldırabilir acaba böyle bir travmayı? Kaldırmalı mı ki? Kendi ölümünüzle sevdiklerinizi de yalnız bırakmak zorunda kalmanız düşüncesi ölümü iki kat ağırlaştıran bir sıkıntı zaten. Seven insan kendi öldükten sonra sevdiceğinin bu acıdan çabuk kurtulup hayatını devam ettirebilmesini dilemez mi?

 

Nazım Hikmet’e tek kızdığım konudur belki de, öldükten sonra Vera bulsun diye evin orasına burasına yaş günü kartları, şiirler, dokunaklı notlar bırakmış olması. Sevdiğinizi yitirmek yeterince zorken, geride kalanın ölenle vedalaşıp hayata devam edebilme gücünü elinden alan bir bencillik gibi geliyor bana. Düşünsenize, Nazım gibi bir adamın dünyanızdan uçup gitmesine alışmaya çalışırken, kendi hayatınıza dönme mücadelesi verirken, elinizi attığınız bir eşyanın arasında erkeğinizin şu dizelerini buluyorsunuz:

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

Git atla bir yerden, öl yani sen de!

 

Tüm bunlar yeterince can sıkıcı değilmiş gibi geçen gün okuduğum ‘ölenin dijital izleri’ üzerine bir yazı iyice altüst etti beni. Yazar, kısa süre önce yitirdiği teyzesinin telefonuna bırakmış olduğu sesli mesajlar, sosyal medya hesaplarının hala açık olması ve çocuklarının fotoğraf paylaşması, teyzesinin geçmişte yazarın paylaşımlarına yaptığı yorumların hala duvarından göz kırpması nedeniyle ölümün soğuk gerçeğiyle yüzleşemiyordu bir türlü. Zaten herkesin birbirine bu denli uzaklaştığı bir ortamda hala sosyal medyada görünüyor olmanız algıları tuzağa düşürüyor. [Demek ki onun da icabına bakmalı… da nasıl?]

 

Bırakın sosyal medyayı, geride kalanlara sıkıntı yaratacak bir mezar taşı düşüncesi bile bunaltıyor zaman zaman (da kimse izin vermiyor başka türlü gitmenize). Seksenlik bir Alman dostum geçen yaz yaptığımız son sohbette tüm düzenlemeleri tamamladığını söylemişti mutlulukla. Ne dediğini anlayamayınca açıkladı. Cesedinin yakılması için başvuruda bulunmuş ve işlemin ücretinin taksitlerini ödüyormuş yıllardır. Küllerinin hangi ağacın altına gömüleceğini bile garantilemişti şirketle yaptığı anlaşmada. “Ömrümce kimseye yük olmadım, ölümümle de olmak istemem” derken yaşların süzülmesini engelleyemedi Nazi Almanyasını bile görmüş kaskatı mavi gözlerinden.

 

The Loop’un haberine göre her gün 10,000’den fazla Facebook kullanıcısı ölüyor. Yakında bu platformun dijital mezarlığa dönüşeceği ifade ediliyor. Twitter altı ay aktif görmediği hesabı siliyormuş. Ama Facebook ölülerinin çoğu hala arkadaşlık teklifi alıyor, fotoğraflara etiketleniyormuş. Bu durum bizleri daha mı duyarlı yapıyor yoksa daha mı duyarsız? Kutsal kitapta sosyal medya isimleri geçse ölülerinizi rahat bırakın demez miydi?

 

Rahat bırakmalı ölüleri. Kendi bencilliğimizle hala onlara sığınmaya çalışmamalı. Geride kalanları da rahat bırakmalı. Kendi bencilliğimizle ömürlerinin geri kalanında da sadece bizi yaşamaları için uğraşmamalı. Onlara sıkıntı verecek hiçbir şey bırakmamalı. Kabul etmeli ki hayat bundan ibaret: “Geldim. Kaldım. Güldüm. Öldüm.” O zaman sil. At. Yırt at. Yak. Yok et.

Reklamlar