Etiketler

Beklemeyi sever misiniz? “Hayır” değil mi? Sevdiğinizi bekliyorsanız? “Sonunda kavuşmak varsa güzeldir.” Tekrar birleşmek üzere ayrılmış olsanız bile mutlu son garantisi var mıdır beklemelerin? “Bekle dedi gitti. Ben beklemedim. O da gelmedi.” Bekleseydiniz de o gelmeseydi? Siz beklemediğiniz halde o geri dönseydi? Ne yapacağız peki? Bekleyelim mi beklemeyelim mi?

Son günlerde oradan buradan bir söz çalınıyor kulağıma: ‘sıfır beklenti’. İlk duyduğumdan beri düşünüyorum böyle bir şey mümkün mü diye. Herhangi bir ilişkide sıfır beklenti söz konusu olabilir mi? “Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda mı” dizesine çocuk yaştan beri kıkırdarız. Ama elmanın yaşantımdaki varlığını istemek bile bir beklenti değil midir? Peki böyle bir beklentim olmazsa da bu, elmayı hayatımdan çıkardığım anlamına gelmez mi?

– “Akşam eve kaçta gelirsin?”
– “Bilmiyorum, bekleme sen ye yemeğini.”

Bekleme dedi gitti. Sen bekledin mi? O geldi mi? Davranışımız diğer kişinin ne dediğine bağlı olmuyor değil mi? Kafasının içinde ‘beklememe’ boyutuna geçmiş bir insan zaten akşam eve kaçta geleceğinizi de sormaz. Ancak her saniye telefona bakarak, mesajlarıyla sıkboğaz ederek bekleyeni de, akşamı da hayatı da hem kendine hem de o kişiye zehir eder. Aç müziğini. Yak tütsünü. Kendi sevdiğin yiyeceklerle donat masanı. Havadan gelmiş bu değişikliğin keyfini sür.

Paran ne kadar azsa endişen de o kadar az diyordu Orwell. Bu durumun sebebi beklentilerin yüksek olmamasıdır. Beş parasız bir berduş yolda yirmi lira bulsa kendini zengin hisseder. Oysa stresten kudurmayan bir borsa simsarı görmemiştir hiç kimse. “Cehalet mutluluktur” demiş bir başka İngiliz. Eğitim düzeyiniz arttıkça toplumun tüm kurumlarından beklentileriniz de artar nitekim.

Tuttuğunuz takım ikinci ligdeyse illa şampiyonluk beklemez, küçük başarılarıyla da övünürsünüz.

Sınavlardan 40 alan öğrenci 60 aldığında havalara uçar. Doksanlık öğrencinin beklentisi ise 100’dür. 60 alırsa karalar bağlar.

Arada telefonunu kapayabilen kişi, açtığında gelen mesajlara sevinir. Gözü ve kulağı telefonda olan ise aranmadığında içerler. Hiç beklemediğimiz bir anda bize bir güzellik sunduğu için severiz sürprizleri.

“Bekleme sen ye yemeğini” dediğiniz kişi bunu başarabildiyse bir demet çiçekle kapıda belirdiğinizde sizi kucaklar. Sevdiğiniz size niye bir türlü evlenme teklif etmiyor diye kıvranırsanız yaşadığınız en güzel günlerin tadını çıkaramazsınız. Sevgililer gününde ofisinize gelmeyen orkidelere hayıflanıp durursanız ömrünüzce size sunulmuş kır çiçeklerinin ışıltısını ve mis kokusunu kaçırırsınız.

Yaşlanınca size baksınlar diye çocuk yapmazsanız yalnız kaldığınızda hayata küsmezsiniz. Bir işe atılmak için arkanda bir dayın, bir amcan olmalı saçmalığına bel bağlamadıysanız ayaklarınızın üzerinde sapasağlam duracak gücü içinizde bulabilirsiniz. Dayınızı da bir insan olarak sever, sizin daha fazla harcamanızı sağlamıyor diye kinlenmezsiniz. Bekle deyip gittiğinizde bekleşememe ihtimali olduğunu aklınızda tutarsanız hayatınızın geri kalanını karşı cinse duyduğunuz nefretle simsiyah geçirmez yağmur ardından çıkan gökkuşağını da görebilirsiniz. Saçınızı süpürge etmeyi sevdiğiniz için bunu yaptığınızı fark edebilirseniz erkeğiniz sizi bıraktığında şaşırmazsınız. Takdir beklentisi içinde yaptığınız işler mutluluk getirmez.

Beslediğiniz kedinin hayatına sahip olmayı beklemek yerine duyduğunuz sıcacık mırıltının keyfini çıkarmaya bakın. Yemeğini yiyip gitti diye ‘nankör’ yaftası yapıştıracaksanız beslemeyin. Besliyorsanız da bu size zevk verdiği içindir. Hayat devam ediyorsa o kedi de aç kalmaz zaten. Kedi için vazgeçilmez değilsiniz. Kimse için vazgeçilmez değilsiniz.

Vazgeçilmez olmasak da en nihayetinde toplum denen kurum girift ilişkilerden ibaret. Dolayısıyla o kadar bireyselci de bakamıyorum. Sınava giren öğrencilerden bizim beklentilerimiz olmasa onlar bu lüzumsuz yarışa adım bile atmazdı. Genç kızımız çekiciliği kaybolmadan koca bulmaya kodlanmasaydı o da delikanlının boğazını sıkmazdı.

Yaşantımızdaki herkesi bir anda elimizin tersiyle silip atamayacağımıza göre beklentiler ağının ortasında bulunmamız da çok doğal. Yeter ki bir denge kurabilelim. Kendi hayatımızı ıskalamadan, işler beklediğimiz şekilde gelişmiyor diye küsüp bu anı kaçırmadan. Sürekli başkalarından bekleyerek ve sadece başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışıp kendimize yatırım yapmayı unutursak yalnız kaldığımızda depresyona girmemiz kaçınılmazdır. Kızınız gelin olur gider. Eşiniz hayatınızdan çıkabilir. Ömrünüzü adadığınız iş yeriniz sizi kapının önüne koyabilir. Dostlar terk edebilir. Güvendiğiniz malları babanız satıp yiyebilir. Kendinizle başbaşa kaldığınızda yüzünüze çarpan bir gerçek canınızı yakabilir: Yıllar önce kendinize bekle deyip gitmiş ama dönmemiş olduğunuz. Yaşam biterken bu acıyla yüzleşmek istemiyorsak şimdi kendimizden ne beklediğimizi sormalıyız. Başkalarından değil.

Piyango bileti almazsanız size çıkma şansı olmaz. Alırsanız ve çıkmazsa da tüm satıcılara küsmezsiniz. Hayatınızı tamamen ona bağlamadan arada oynamaksa heyecanlıdır. Beklemenin bu tatlı heyecanı hoşunuza gider. Ama beklerken başka hiçbir şey yapamayan ya da beklenen gün gelip geçince boşluğa düşen bağımlılardan da olmamalıyız. Ümit etmek tabii ki çok güzeldir, ama yalnızca ümit etmek gelecek zamanda yaşatır. Oysa yaşamakta olduğumuz kocaman bir ‘şimdi’ gerçeği var.

Reklamlar