Etiketler

, ,

“Yüz frangınız varsa, ödlekçe panik yapma ihtimaliniz yüksek. Oysa sadece üç frangınız varsa gayet umursamaz oluyorsunuz, çünkü üç frank sizi bir gün daha doyuracak ve yarından ötesini düşünecek durumda değilsiniz. Canınız sıkılıyor ama korkmuyorsunuz.” (s.28)*

Parçası olduğumuz yaşantının çalkantısında sürüklenirken çırpınıp durduğumuzdan, içinde bulunduğumuz koşulları idrak edebilecek sükûnetimiz olmuyor. Nefes almaya devam edebilme ümidiyle kolumuzu-bacağımızı delice sallayıp duruyoruz. Bu yüzden daha fazla su yutuyoruz, daha çabuk yoruluyoruz.

Böyle debelenen insanların öyküsünü bir kitaptan okuyor olsak sorunu hemen çözümleriz de o suyun içindeki kendimiz olunca hiçbir şeyi algılayabilecek halde olamıyoruz. ‘Umarsızlık ve umursamazlık’ denizinde çırpınıp durmamızın öyküsünü de bana George Orwell’den daha iyi açıklayacak kimse bulunamazdı sanırım. Açlıktan sefil durumda dolaşan insanların dünyasını anlattığı “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı otobiyografik kurgusunu kafamda şimşekler çakarak okudum.

Kendisini fakir görürken gittikçe daha zor bir hayata düşen kahramanımız yoksullaşmanın evrelerini öyle net açıklıyor ki: Bayağılaşmayla, kırıntı yeme cimriliğiyle başlayan hâl, gizlilik evresine geçiyor. Yoksullaştığınızı çevreye belli etmemek için gururlu bir yalan-dolan aşaması ve margarinli ekmekle gün boyu iş aramanın acısı beraberinde can sıkıntısını ve hiçbir şey yapmak istememe hâlini getiriyor.

“Açlık insanı omurgasız ve beyinsiz bir hâle indirgiyor, bu açıdan en çok gribin yan etkilerine benzetilebilir. Kendinizi bir denizanası gibi ya da vücudunuzdaki tüm kan dışarı pompalanmış da yerine ılık su konmuş gibi hissediyorsunuz.” (s.48)

Yemek yiyebildiği zamanlarda kendini yepyeni bir adam gibi hissediyor. Her uzun süreli açlığın ardından ekmeğin tadını bir kez daha keşfediyor. Başlarda dürüstlüğünü korumaya çalışırken, binbir zorlukla hayatta kalmaya çalışan bir kimsenin maddi gücünün vicdana ve haysiyete yetmeyeceğini öğreniyor.

Kimden ne araklarsam kârdır diyen insanlar ‘normal’i oluyor. Muhafazakar bir gazete alıp, yazanların tam tersini yazarak Komünist çizgideki bir gazeteyi dolandırmak da normaldir, beş gün boyunca boğazından bir lokma geçmemiş ateistin dua etmesi de. Yün külotlarını rehinciye verip ekmek parası bulmaya çalışırken dalga geçilen insanların dünyasıdır bu. “İnsanın aç kalınca yapmayacağı şey yoktur.” (s.101)

Yoksulluğun ‘geleceği yok ettiği gerçeğini’ ise tüm bu olumsuzlukların telafisi olarak nitelendiriyor. Paran ne kadar azsa endişen de o kadar az.

Haftalar sonra bir iş bulabildiğinde tabii ki dört elle sarılıyor. Artık İngilizce öğretmeni filan değil bulaşıkçıdır bir otelin bodrumunda. Sayfalarca anlattığı iş yerinin ve çalışma koşullarının ne denli berbat olduğu ortada olsa da ‘güvenli ve rahat’ işini hiç de bırakmak istemez. Her şeyden önce kendini artık yoksul hissetmemektedir. “Böylesine basitleşmiş hayatın beraberinde -ifade etmesi güç- yoğun bir tatmin hissi geliyordu, iyi beslenmiş bir hayvanın hissedeceği türden bir tatmin.” Günde 17 saat izbe ve pis bir mahzende çalışan, verilen yemeği yiyecek vakti olmayan, gün ışığı görmeyen, çoğunun hayatında ‘iş dışında’ diye bir zaman dilimi olmamasına rağmen olursa da en fazla birkaç sokak öte gidebilen bulaşıkçıların kira ve yol parasını çıkarınca 4 Frank içki parası kaldığı için duydukları şükran dolu hayatı şöyle anlatıyor: “iş ve uyku arasında bir ahenk içinde yaşıyorlar, düşünmeye vakitleri yok ve dış dünyanın bilincinde bile değiller” (s.108). Biraz da içtiler mi çok mutlu oluyorlar. Dünyanın güzel bir yer, kendilerininse takdir edilesi insanlar olduğundan emin oluyorlar.

‘Şehvetli bir şey’ olarak gördükleri uykuysa en değerli hazineleri. Öyle bir uyku ki bu, sokaklarında cinayet işlense kalkıp bakıp hemen yatağa koşuyorlar.

Orwell’in anlatım gücünün mükemmelliğinden olsa gerek, ‘uyumayı seven’ bu insan kalabalığını görür gibiyim. ‘Tüm kanı dışarı pompalanmış da yerine ılık su konmuş’ figürlerle her gün karşılaşıyor gibiyim. İş, metro ve yataklarından ibaret hayatlarında -gerçekte olan bitenin farkında bile olmadan- nefes alıp veren, haline binlerce şükredip ‘güvenli ve rahat’ hayatları yok olmasın diye her şeyi göze alabilecek bu insancıkları tanır gibiyim. Karakollarında bile ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ yazan Fransa’nın bu gerçeğine yürekten inanmış aç, parasız ve hakkını alamadan deli gibi çalışmanın bitkinliğiyle birbirlerini yerden yere vuran insanlarının kardeşliğini, mutluluğunu ve şükranını yüreğimde hissettim.

‘Düşünmeyi imkansızlaştıran bir rutinin içine hapsolmuş’, hayatının gidişatını değiştirmek isteyip eğitim şart dese de eğitim alma olanağı olmayanların arasına yani 1930 yılına gidip geldim. Yarın için kaygılanamayacak kadar az doyan ya da haklarını sorgulayacak vakit bulamayacak kadar çok çalışan insanların ülkesine gittim.

Orwell’i okurken, çalkantılı sularda sürüklenen kalabalığı yukarıdan izleme şansına erdim.

Bir diğerinin sırtına yapışanlar, boğazına sarılanlar;

Her ne pahasına olursa olsun kendini kurtaranlar;

Yüzme bilse de, endişeyle çırpınıp durdukça su yutan ve yorulanlar;

Ölene dek debelenmeye devam edenler;

“Allah’ım bir kurtarıcı yolla” diyerek çabalamaktan vazgeçenler;

Yılana sarılanlar…

Bu umarsızlık ve umursamazlığın nedenini Orwell’den daha iyi kimse açıklayamazdı bana.

***********************************************************

* Orwell, G. (2017). Paris ve Londra’da Beş Parasız. (Berrak Göçer, çev.) İstanbul: Can Yayınları

Reklamlar