Etiketler

, , ,

Açık sözlülükle patavatsızlık arasında öyle ince bir çizgi var ki sağa sola yalpalamadan üzerinde yürümeyi bir türlü başaramıyoruz. Ya dobralık adı altında dan-dun kalp kırıyoruz, ya da kimseyi kendimize düşman etmeyelim diye etliye sütlüye karışmadan çizginin oldukça altında ‘güvenli’ bir hayat sürüyoruz.

Dürüstlüğün bir erdem olduğuna inandığımız gibi açık sözlülüğe de inanmalıyız kanımca. Dürüstseniz görüşlerinizi de kıvırmadan, açıkça söylersiniz.

Her şeyden önce kişi kendine dürüst olmalı zaten. ‘Dönüşümlü düşünme’ yani yaşadığımız olayları gözden geçirip değerlendirme, sonuçlanma biçiminden kendimize pay çıkarma, sonraki adım için kararlar alma gibi süreçleri çoğumuz zaman kaybı olarak görür. Zaten biz yaptığımıza göre doğrudur, neyi düşüneceğiz? Kafa patlatmaya gerek yok. Tarihte örnek olmuş ileri batı uygarlıkları da, doğu da gücünü düşünsel derinlikten alır oysa.

Önce kendine açık sözlü yaklaşabilmeli. Kendini eleştirmeli, ulaştığı sonuçları yaşamına yansıtabilmeli. Sonra başkalarından gelen eleştirileri gardını almış bir halde değil açık kulaklar ve apaçık bir yürekle dinleyebilmeli. Ne söylenmeye çalışıldığını duyabilmeli. Sonra da değer verdiği kişilere kendi düşüncelerini seçili sözcüklerle dile getirme duyarlılığını gösterebilmeli.

Önemsediğimiz kişilerin gelişimi için, daha iyiye ulaşabilmeleri için önemlidir eleştiri. Bazen o kadar kendi içimizde yaşarız ki dışarıdan nasıl göründüğümüzü anlatacak bir göze gereksinim duyarız. Dışımıza çıkıp kendimize bakamayacağımıza göre güvendiğimiz bir dostun sözlerine kulak verebilmeli, yamuk gittiğimizi duyabilmeli, rot-balans ayarı yaptırmamız gerektiğini anlayabilmeliyiz.

Ama yapıcı olmalı eleştiri. Yana kaymış bir ağızla “ben beğenmedim, ne bileyim.. biraz şey olmuş” demek ciddiye alınacak bir eleştiri değildir. Biraz şey olan kısmın ney olduğunu, neresi olduğunu, tam olarak neden hoşlanmadığını açıklayabilecek bir görüşün ve kelimelerin olmalı. Ve tabii bu kelimeler özenle seçilmiş olmalı ki patavatsızlığa kaymasın.

Tabii kimi insan da “karıncayı bile incitmem” dendiğinde ‘bile’ sözüne kırılan karınca misali her şeye alınır. Burnundan kıl aldırmaz. Kimse ona laf söylemesin ister. Bir de karşınızdakine laf söylemediğiniz halde öyle algılayanlar var tabii. Saçını neden boyattığını anlatıyordur. Derin muhabbet aşkıyla dalarsınız konuya, siz de neden saçınızı boyatmadığınızı anlatırsınız, onun davranışını eleştirdiğinize yorarak tavır koyar. Duymayı beklediği tek yanıtın “çok iyi yapmışsın, bu renk de sana çok yakışmış” olduğunu geç anlarsınız.

Kimi de “canım” deseniz “canın çıksın” anlama eğilimindedir. Ne deseniz ulaşamayacağınızı anlayıp vazgeçersiniz.

Suçlamalarla büyümüş bir millet olarak bize yönelen her sözü “hatalısın” diye algılayıp savunmaya geçmemiz normal görülebilir belki de. O yüzden etrafımızdaki kişilere sürekli olumsuz eleştirilerde bulunarak yargılamadığımızdan da emin olmalıyız. Bizi açık sözlülük-patavatsızlık çizgisinden düşüren etkenlerden biri de budur nitekim. Daima yerici tavırlar, altından kalkmak için saldırmayı gerektirecek sıfatlar… “Sen adam olmazsın.” “Ye Faik ye, onu da ye!” Dobra dobra konuştuğuyla övünen bu insanların ses tonu bile aşağılayıcı bir yükseklik içerir. Dolayısıyla bu sözlerin kimseye faydası yoktur, anca söyleyenini rahatlatabilir.

‘Eleştiri’ sözcüğünü bile olumsuz algılarız ama aslında yapıcı bir eleştiri asla suçlama içermez. İnsanı kapkara bir dünyaya sürükleyip beş para etmeyecek bir yaratık olduğuna inandırmaz. Olumlu eleştiri gelişim getirir. Sadece yerip atanı ben de kesip atarım zaten. Dobra dobra söyleyeyim 🙂 Davranışımı net sözcüklerle irdeleyip sağlam açıklamalarının ardından öneriler getiren herkesi zevkle dinlerim. Farklı bakış açıları bizi güçlendirir. Yeter ki şu açık sözlülük-patavatsızlık çizgisinden aşağı düşmeyelim.

Reklamlar