Etiketler

Sessiz sinema döneminin ünlü pandomim karakteri ‘the tramp’ın yaratıcısı, sinema tarihinde büyük öneme sahip, yıllarca dünyanın dört bir yanındaki insanları kahkahaya boğmuş Charlie Chaplin’in yani Türk seyircisinin sevdiği ismiyle Şarlo’nun neden sevilmediğini öğrendim.

Charlie Chaplin, 16 Nisan 1889 günü Londra’nın fakir mahallelerinden birinde dünyayla tanışır. Dört gün sonra Avusturya’da hayata merhaba diyecek olan Adolf Hitler’den tabii ki haberi yoktur henüz.

Genç yaşta ölmüş alkolik bir baba ve akıl sağlığını yitirmiş bir anne tarafından can verilmiş olduğundan çocukluğu bir nevi kimsesiz geçmiş. Kendi kendini büyütmüş Chaplin. Çocuk yaşta iş hayatına dalıp genç yaşta kurtarmış kendini sefil Londra sokaklarından. Orta yaşta da onlarca filmin, Hollywood’da iyi bilinen bir ismin, dünya çapında bir şöhretin, deste deste paraların ve düzinelerce sevgilinin sahibi olmuş.

Ömrünce genç hanımlardan hoşlanmış Şarlo. Ayrıca uçanla-kaçan kurtulmuş elinden gibi bir görüntü var incelediğim kaynaklarda. Filmlerinde birlikte oynadığı hanımefendilerin yeteneklerini çeşitli alanlarda denemiş. Dört tanesiyle de evlenmiş, ki onu bir tablo yaparak daha iyi anlatabilirim sanırım:

Yıl: Chaplin’in Yaşı: Gelin Kızın Yaşı: İsim: Evlilik Süresi: Diğer:
1918 29 16 Mildred Harris 2 yıl Hamile diye evlenmişler.
1924 35 16 Lita Grey 3 yıl Hamile diye evlenmişler.

2 çocukları olmuş.

1936 47 21 Paulette Goddard 6 yıl İlişkileri başladığında PG 17 yaşındaymış.
1943 54 18 Oona O’Neill 34 yıl 8 çocukları olmuş.

 

Belki de bilmiyordu. 16-17 yaşındaki kızlarla evlenilir sadece diye düşünmüştü. Ya da hep genç kalanlardandı, bilemeyeceğim. Ama eşlerinden birisi mahkemede aktörümüzün kendisinden sapık ilişkiler istediğini ve hatta ‘gavur’ olduğunu söyleyince ortalık ayağa kalkmış. Zaten bunca genç kızla birlikteliğini onaylamayan Amerikan ahalisi “filmleri yasaklansın” nidalarıyla dellenmiş. “Çocuğumun babası sensin” diye tutturan hanım kızın açtığı babalık davası da cabası. Romantik ilişkileri kadın gruplarını fena halde dürtünce ABD’nin bazı eyaletlerine girişi yasaklanmış. Sağ kanat muhafazakarların hedefi haline gelmiş. Sınır dışı edilmesi konusunda baskılar artmış. Zaten komünizm sempatizanı diye kıl olan FBI da pek mutlu olmuş tabii bu duruma. Hemen soruşturma başlatmış Sayın Hoover. E tabii ne de olsa adam kapitalizme karşı, makineleşmeye karşı. Makineler insan iş gücü gereksinimini ortadan kaldırıp işsizliği artıracak diye korkusunu dile getiriyor filan. Hatta şüpheli komünistlerle, Sovyet diplomatlarla konuştuğu görülüyor bazen. Filmlerinde subliminal mesaj halinde enjekte ettiği komünist görüşler yetmezmiş gibi 1940’ta çıkan filmi “The Great Dictator” ile savaş ve faşizm karşıtı görüşlerini dobra dobra kusuyor. Üstüne üstlük, sadece doğum tarihi değil, çok fakir bir aleme doğup dünyanın en tepesine oturan insanlardan biri haline gelişiyle ve fırça bıyığıyla da çok benzediği Hitler’i canlandırdığı filmde Hitler ve Mussolini hükümetleriyle bariz dalga geçiyor. Film her ne kadar sonradan ödüller alsa da, II. Dünya Savaşının bu cafcaflı zamanlarında yayınlanınca tabii ki tepki çekiyor.

Bu arada şu detaya da değinmeden edemeyeceğim: Üstün Amerikan halkını kötü düşünceli insanlardan koruma fırsatı bulduğu için ağzının suyu aka aka Chaplin soruşturmasını başlatan FBI Başkanı Hoover, aynı zamanda John Lennon gibi barış yanlısı dolayısıyla kötü kalpli bir başka İngiliz’den de saygıdeğer katolik kapitalizmini kollama şerefine ermiş bir zat-ı muhteremdir. Toprağı bol olsun.

Chaplin’e dönecek olursak, oldukça zor günler yaşamaya başlayan ünlü sinema adamımız her şeye rağmen işine dört elle sarılıp mükemmelliyetçi karakteriyle filmler üretmeye devam eder. Ancak tatil için İngiltere’ye gittiği bir vakit Birleşik Devletler’e dönemeyeceğini öğrenir. Dönebilmesi için bir şartı vardır ABD’nin. Ancak Chaplin, kendi deyimiyle bu ‘mutsuz’ ve ‘nefret kuşanmış’ ülkeye dönmeyerek 1952’de İsviçre’de bir çiftliğe yerleşir. Bir daha da sadece bir kere, 1972’de Amerika’ya gider, Akademi Onur Ödülünü alıp evine döner.

1975’te Kraliçe Elizabeth’den ‘Sör’ ünvanı alır.

1977’de İsviçre’deki evinde ölür. Birkaç ay sonra naaşı çalınır, bulunup tekrar mezarına koyulur. Yani, bütün hizmetlerine ve insanlıktan yana tavrına karşın dünyanın bir türlü koşulsuz bağrına basamadığı Şarlo ölümünden sonra da rahatsız edilir.

‘The Tramp’ yani aylak adam karakteriyle yaşamlarımıza girmiş Chaplin bugün yaşasaydı the Trump da onu kucaklamazdı zannımca.

Sözlerimi Sevgili Sunay Akın’ın Yaşamdan Dakikalar programında anlattığı 1942 yılına dair bir olayla bitirmek istiyorum. Amerika’nın Sesi Radyosu’nun Charlie Chaplin’i konuk ettiği bir programda spiker Türkiye’nin onu dinlemekte olduğunu belirtiyor ve Türklere ne söylemek istediğini soruyor. Şarlo bir Nasreddin Hoca fıkrası anlatıyor: “Hocanın bir gün kapısı çalınıyor. Komşusu. ‘Eşeğini ödünç alabilir miyim?’ Hoca vermeyecek. ‘Eşeğim burada değil’. ‘Peki’ diyor komşu. Giderken eşek ahırda anırıyor. ‘Hoca hoca, utanmıyor musun koca sakalınla yalan söylemeye?’ Nasreddin Hoca diyor ki, ‘be adam, bana mı inanacaksın, eşeğin anırmasına mı?’” Chaplin bunu anlatıyor ve diyor ki “işte beni Türkiye’de dinleyen sevenlerime şunu söylemek istiyorum; insanlık artık bir karara varsın, insanların sesini mi dinleyecekler, eşeklerin anırmalarını mı?”

Reklamlar