Etiketler

, , , ,

* İspanya València sokaklarında dolaştığımız gün insanların sert bakışlarından çok rahatsız olduk. İspanyol halkı genelinin aksine buradakiler biraz burnu büyük idi galiba. Alışveriş sonrası teşekkür ettiğimizde bile yanıtlamıyorlardı. Durumu gayet yadırgamış bir halde İspanyolcamızı sorgulamaya başlamıştık ki limonata aldığımız büfe işletmecisinin eşimin tişörtünde dolaşan bakışları aklımızı başımıza getirdi. İspanya gezimizden önce bir dostumuzun hediye ettiği tişört İspanyol milli takımının renklerini taşıyordu. Oysa biz Katalanca konuşan halkların bölgesinde dolaşmaktaydık ve bu insanlar değil İspanyol milli takımını desteklemek, birçoğu bu takımın kazandığını görmeye bile dayanamıyordu. Hatta İspanya’nın 2010 Dünya Kupasını alışının ertesi günü Barcelona’ya inmiştik ve en ufak bir kutlama görmediğimize oldukça şaşırmıştık. İspanyol olmadıklarını her fırsatta dile getiren Katalanlar, tarih boyunca zaman zaman dillerini yasaklayan, takımlarını ulusal takım olarak onaylamayan ve davranışlarını uygun görmedikleri Kastilya ahalisine ait bir takımı desteklemeleri beklenmesine hiç anlam veremiyorlar. “Bizim kendi ulusal takımlarımız var. İskoç ve İrlandalı taraftarın kendi milli takımlarını tutmasının normal karşılanması gibi bizim de İspanyol milli takımını desteklemememiz garipsenmemeli” diyorlar. Özellikle FC Barcelona takımına gönül vermis taraftar için Barça ‘més que un club’ yani bir kulüpten daha fazlası. Yüzlerce yıllık bir tarihin izlerini taşıyor iki kulüp arasındaki rekabet. Öyle ki, geçmişte Barcelona futbol kulübü başkanını Franco’nun askerlerinin öldürdüğüne bile tanık olunmuş ve Franco, Madrid yönetiminin başındaki diktatördü. Barcelona taraftarı olmak Franco’ya ve faşist rejime karşı olmak demekti. Tabii tüm bunları fark edince tişörtü çıkarıp atasımız geldi ama yarı çıplak dolaşmak da hoş bir fikir olmayabilirdi. Katalan konuşanların katı bakışlarına katlandık.

* Hırvatistan’da kaldığımız hiçbir odanın kahvaltı sunma hizmeti yoktu. Dubrovnik’teki ilk sabahımızda kültüre aşina olalım diye bir kafeye oturduk ve kahvaltı istedik. Bir tabak içerisinde üç kutu geldi: Bal, marmelat ve tereyağı. Çay istersen tabii ki ekstra. Akşamları da restoran kıvamında içki sunan bir mekan olduğu için biz bir de peynir tabağı söyledik, ekstra. Ancak en komiği ekmeğin de ekstra oluşuydu. Balla yağı dilime sürmem bekleniyordu herhalde. Oradan kalkınca ilk işimiz bir market bulup ekmek ve plastik peynirlerden almak oldu.

* Tunus’ta içkinin yanına fındık-fıstık talebini yadırgıyorlar. Biranızın yanına atıştırmalık bir şeyler istediğinizde zeytin veriyorlar.

* İspanya’da siesta saati geldi mi yiyeceğiniz-içeceğinizin bitip bitmemiş olması ilgilendirmiyor çalışanları. Kapatıveriyorlar mekanı.

Anılar anlatmakla bitmez. Gezgin ruh sadece ülke görmeyi değil anı biriktirmeyi de seviyor. Hayatı geldiği gibi kucaklamaktan alıyor enerjisini. Kahkahasını paylaşmaktan da korkmuyor, sıkıntıyla karşılaşmaktan da. Florida’da minicik çizgi gibi bir tür sinek saldırısına uğrayarak iki saat çaresizce mücadele ediyor, gece vakti otobanda ağlaya ağlaya koşuyor. Sevilla’da bir sokak festivalinde etrafındaki yaşlı-çocuk tüm halkın flamenko yapıyor oluşuyla coşuyor. Iowa’da diz boyu karda parmak arası terlikle dolaşan gençlerden üşümemeyi öğreniyor. Alicante’de indiği trende onlarca yolcu varken sadece kendilerinin polis tarafından aranmasına içerlemiyor. Lizbon’da bir hırsızlık vakasına müdahale edip garson gencin minnetiyle şımarıyor. Bir Hong Kong yerlisinin mal taşıdığı çekçek arabasına çıkıp “haydi götür beni” diyerek onur kıran sarhoş Amerikalı zengin züppeye köpürüyor. New York City gibi bir yerde havaalanından merkeze gitmek için bir Lincoln Town Car’ın arka koltuğuna kurulmanın zevkini ihmal etmiyor. Bazense parasını kuruş kuruş hesaplıyor, pahalı bulduğu için hiçbir araca binemiyor. Saatlerce yürüyüp taban patlatıyor. Gezme aşkıyla gerekirse uykusuz kalıyor, aç kalıyor, parasız kalıyor, son dakikaya kadar kalacak yer bulamıyor, ama gidiyor, görüyor, yeniyor ve evine dönüyor.

Reklamlar