Etiketler

, , ,

* İngiltere yaz okuluna öğrencilerimizi götürdük. Ascot’ta bir okulda yaşıyoruz. Çocuklarımız yemek hariç her konuda çok mutlu. Sabah kahvaltıda verilen kuru fasulyeyi anlamsız buluyorlar. Akşam yemeğinde çıkan peynirleri araklayıp kahvaltıya getiriyorlar. Akşam verilen haşlanmış patatese burun kıvırıp aç kalıyorlar filan. Dolayısıyla başımızın etini yiyorlar “bizi markete götürün” diye. Götürelim de, en yakın markete ya kaldırımı olmayan bir caddeden gidiliyor ya da bir ormandan ve köprü altından geçerek. Baskılar bizi yıldırdı tabii ve biz ikinci yolu seçtik. 9 ve 13 yaş arası yirmi yedi adet Türk çocuğu ve üç bayan öğretmen olarak daldık ormana. Baltalar elimizde, uzun ip belimizde güle oynaya gittik, küçücük bakkalı talan ettik ve tekrar yola çıktık. Ancak bu kez köprü altını ellerinde viski şişeleriyle bir grup kayık genç işgal etmişti. Çocuklarımız tabii ki gördükleri manzara karşısında sessiz kalmama haklarını kullanarak gençlere gözlerini dikip yorum yapmaya daldılar. Kıyafetleri, görüntüleri, içişleri bulunmaz malzemeydi tabii de genç İngiliz grup bundan çok hoşlanmayarak ırkçı küfürler etmeye başladılar. Çobanların hayatının ne zor olduğunu o 27 çocuğu köprünün altından geçirmeye çalışırken anladım. “Arkanıza bakmayın” ve “Göz teması kurmayın” uyarılarımıza rağmen bizi takip etmeye başlayan gruptan kaygılı bakışlarını çekemiyorlardı. İleride ormana girdiğimizde bu gençlerin arkamızda olmaması gerektiği için söylemlerimizi sertleştirmek zorunda kaldık. “Ben sizi korurum Miss Soydan” diye en arkaya geçmeye kalkışan cücüğümüzü öne kışkışladım. Hızlanma emri ve arkaya bakana ceza tehdidi filan derken çok şükür sadece benim sırtıma denk gelen bir taşla ormana yalnız dalmayı başardık. Kampüse varınca önce kucaklaştık, sonra dünyanın en zor elde edilmiş abur-cuburuna yumulduk.

* Hong Kong Adası’nda bir hale girdik. Bizim balık pazarlarının bile kokusuna dayanamazken, maymun beyni benzeri bilumum sakatatın sallandığı bir halde ne bulmayı umuyordum bilinmez ama ziyaretim pek uzun sürmedi zaten. Oradan çıkıp bir sokak pazarına daldık. Kılçık boyunca yarısı kesilip satılmış diğer yarısı hala canlı bir şekilde müşteri bekleyen balıklar, bulundukları leğenden çıkıp satıcıya çaktırmadan kaçmaya çalışan ama anca köşe başına ulaşabilen kocaman yengeçler pek de keyifli görüntüler sunmuyordu. Hızla uzaklaştık.

* Mostar’dan kalkan otobüsle iki kere sınır kontrolünden geçtikten sonra gece 10-11 gibi Dubrovnik’e vardık. İndiğimiz bomboş alanın yaşattığı hiçlik hissiyle bir süre öylece kaldıktan sonra durumumuzu fark edip gülmeye başladık. Bulunduğumuz yer öyle anlamsız görünüyordu ki her yöne gidebilirdik. Şehir merkezi burası mıydı? Oteller ne taraftaydı? Derken ilerideki durakta gördüğümüz kızlar eşimin gözlerini parlattı: “Bu saatte giyinip süslenmiş bir grup genç İngiliz kız olsa olsa şehir merkezine eğlenmeye gidiyor olabilir. Orada da illa ki otel vardır!” Kızların peşinden otobüse atladık ve indikleri yerde de indik. Ancak onlar çil yavrusu gibi dağılınca biz yine kalakaldık. Arkamızda koca bir duvar, önümüzde kimsenin gitmediği yollar. Eşim duvarın oradaki merdivenlerden inip bakındı ve geri döndü: “Bir şey yok. Karanlık bir geçide çıkıyor, ileride tekrar merdivenler var. İnmedim. Orada bir şey olmaz zaten.” Ne yapacağımızı kestirmeye çalışırken ileride kuytuda müşteri beklediğini düşündüğümüz kadın bize yanaştı: “Do you need room my darling?” Gece vakti karanlık, izbe ve bilmediğiniz bir yerde ellili yaşlarında, sarışın, mini etekli bir kadın size bu soruyu sorsa ne dersiniz? Sersemledik tabii ama bir süre kadınla konuştuktan sonra başka çaremiz olmadığına inanarak düştük peşine. Az önce eşimin indiği merdivenleri birlikte indik. Karanlık geçidi geçip diğer merdivenleri de inerek bir kapıdan geçince koca bir şenlik alanı serildi önümüze. Meğer bütün Dubrovnik oradaymış. Karanlıkta göremediğimiz koca duvarlar da tarihi surlarmış.

Ortamın kalabalığından rahatlamış bir şekilde halimize gülmeye başlamıştık ki müstakbel oda sahibemiz daracık bir sokağa dalıp karanlığa ve sessizliğe doğru merdivenleri çıkmaya başladı. Çıktı, çıktı, çıktı. Biz de peşinden çıktık, çıktık, çıktık. Nihayet çok tatlı bir odanın anahtarını elimize alıp yalnız kaldık. Ancak açlıktan öldüğümüz için tekrar kendimizi dışarı atıp merkeze indik. Mekanların önündeki menüleri inceleye inceleye sokağı bitirdik ama maalesef bulduğumuz en ucuz yiyecek 80 Kunaya pizza idi. Aç ve yorgun bir halde bir süre daha sürünmeye devam etmemiz gerekti. Ta ki önünden geçmekte olduğumuz döviz bürosunda 1 Euronun 8 Kunaya denk geldiğini görene kadar. Hırvatistan’ı çalışamadan yola çıkmanın cezasını çekiyorduk ama tabii heyecan da güzeldir…

Reklamlar