Etiketler

, , , ,

Eylül ayını zor geçiriyorum. Bu yüzden de, yıllardır olduğu gibi kendi ilaçlarımı üretip kanayan yerlerime sürmem gerek. Şu an çok hastayım. Üstelik gece gerçekleşen deprem çok güzel salladığı için uykusuzum. Ama yazmam gerektiğini biliyorum. İlacım o benim. Yalnız cayır cayır yakmayan bir ilaç üretmeli bu kez. Hafif bir şeyler. Dinlendirici. Acıtmamalı. Güldürmeli. Yaşanan güzel günleri anmalı, onları anlatmalı. Bir kerecik olsun tabularımı yıkıp geçmişe sığınmalı. Geçmişin güzelliği geleceğe umut ışığı tutmalı.

Yurt dışı anılarımdan keyifli bölümleri hatırlayıp güleceğim bugün. Umarım eşlik edersiniz.

* Fransa Lyon’da, bir konferans sonrası, orada tanıştığım üç-dört hanımla kentte turlamaya başladık. Meraklı kediler olarak bir tepeye vardık ve karşımıza çıkan kocaman bir bahçeye daldık. Bir süre ağaçların güzelliğine vurgun bir halde turaladıktan sonra geç kaldığımızı fark edip geri döndük. Ancak girerken ardına kadar açık olan demir kapılar çok güzel kilitlenmişti ve etrafta bir Allah’ın kulu yoktu. Kapılara tırmanmaya çalıştık ama bacaklarımız yetmedi. Geceyi orada geçirmek zorunda kalma düşüncesiyle öyle bir imana gelmişim ki içime sızan Seyit Onbaşıyla birlikte kapının iki kanadının arasına kendimi zorla sokup ite-kaka oradan geçmeyi başardım.

 

* Tunus’ta uçaktan inince, havaalanı çıkışına yanaşan otobüse attık kendimizi. Önünde Arapça yazdığı için nereye gittiğini bilmediğimiz otobüste illa ki İngilizce bilen biri çıkar dedik ama beklentimiz çok yüksekmiş. Bir de Nuh nebi’den kalma otobüsümüz bir o yana bir bu yana yattıkça kalabalık aracın içinde Tunus halkıyla ülkeye indiğimiz gibi kaynaşmış olduk. Tunuslu teyzeler çok güzel elliyor hanımlar, haberiniz olsun. Gülme krizinde kendimizi otobüsten zor attık.

* Hong Kong’un Kowloon bölgesinde oldukça ucuz bir yerde kalıyoruz. İçinde iki kişinin aynı anda yürüyemediği kadar küçük, sadece bir yatağın sığdığı odalardan oluşan bu koridor (otel diyemedim), iş hanı gibi bir binanın onbeşinci katında. Bir akşam gezdik geldik, saat onbir gibi odacığımıza dönüyoruz, Çin polisi binanın girişini kapatmış. Pasaport kontrolü yapıp bir form verdiler elimize. Az zamanda çok içecek tadımcılığı görevimden dolayı kafam güzel olmuş zaten, söylenmeye başladım İngilizce olarak. Bakışlarımın polis amirinin bakışlarıyla buluştuğu o upuzun saniyede ‘Çin polisine çemkirmekte olduğumu’ fark edebildim de susup formumu doldurdum neyse ki.

* Yine Tunus’ta, bu kez Allah’ın unuttuğu bir noktada herhangi bir araç bekliyoruz. Önümüze çıkan dolmuşa atlama sevdasıyla vardığımız bu köyden uzaklaşmanın o kadar kolay olmayacağını algılayabilince ileride görünen taksiye yanaştık kuzu kuzu. En yakındaki şehir olan Sidi Bou Saïd’e kaça götüreceğini öğrenmek istedik ama şoför İngilizce bilmiyor, biz de Arapça. “Taksimetre wallahi” diyor, başka bir şey demiyor. Taksimetre iyi tabii de mümin kardeşim, şehirler arası yol gideceğiz, bilmemiz lazım. ‘Üç aşağı-beş yukarı’ Arapça nasıl denir ki diye düşünürken aklıma geliverdi: Arapmışım hissine bürünüp ağzıma o sesleri çıkarma emrini vererek bir “takriben?” deyişim vardı ki, o pür ciddiyet dikilen adamın altın kaplamalar dahil otuz iki dişini görme şerefini verdi. “Takriben” deyip deyip güldü. Ama işe yaradı.

* İspanya’da geçirdiğimiz iki hafta boyunca öyle tatlı tatlı kazıklandık ki, içimizde bir savunma kalkanı oluşturmuşuz. Şirinlikle yanaşıp “olaaaa” diyen herkese en az beş euro vere vere, yaklaşan her ‘hola’ya (merhaba) ne dediğini dinlemeden “no” der olmuştuk. En son Barcelona’da bir metro istasyonunda ikizlerini oturttuğu bebek arabasıyla bir kadın yanaştı ve gülümseyerek bir şeyler mırıldandı. Tabii sözünü bitirdiği gibi eşimin “no” cevabıyla dumur olup gitti. Kadının, çocuk arabasını merdivenlerden yukarı çıkarmak için yardım istediğini anlamayan eşime durumu açıklayınca öyle üzüldü ki, “sorry, sorry” diye kadının arkasından koşup Herkül misali bebek arabasını havalandırdığı gibi uçarak merdivenleri çıktı.

Reklamlar