Yaşadığınız ufacık bir olayın onlarca yılda biriktirdiğiniz değer yargılarınızı alt-üst edişini izlemek tarifsiz duygulara yol açıyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğinizden ve yanlış davranışı görünce ne yapmanız gerektiğinden bu kadar eminken her şey netliğini kaybediveriyor. Sıfırdan sorgulamaya başlıyorsunuz hayatı anlamlandıran yargılarınızı.

“Rüşvet almak doğru mudur” desem hepiniz karşı çıkarsınız. Yanlış olduğu konusunda hemfikirizdir. Sonra rüşveti alan kişinin evde aç bekleyen çocuklarını düşünüp üzülürsünüz. Hak verirsiniz adamın davranışına. Babacığımın ne uygun görevlerde bulunmuş olmasına rağmen bir kerecik olsun rüşveti aklının ucundan geçirmemiş olmasına ve zor yıllar geçirmiş olmamıza pek takılmazsınız.

“Öğretmen öğrencisine para karşılığı özel ders verebilir mi sizce” desem “olur mu öyle şey canım cık cık cık” diyerek itiraz edersiniz. Zaten yasak ama nedeninin doğruluğu konusunda da hemfikirizdir. Öğretmen sınıfta yapamadığı şeyi ayrıca cebine para girince mi yapabilecek? Yoksa cebine para girsin diye mi sınıfta yapmayacak? Peki parasını aldığı öğrenciyi geçirmesi gerekmeyecek mi? Ama sonra öğretmenlerin ekonomik durumunu iyileştiremeyen okul yönetimleri bile özel dersleri görmezden gelir. Okulun başarısının bir şekilde yüksek görülmesi yeterlidir.

Vücudunu satmak yanlıştır ama bütün fahişeler haklıdır. Çalmak haramdır ama hepimiz Internet-yollu hırsızlarızdır. Hata yapan bir öğrencisine acıyan ‘şefkatli’ öğretmen diğer çocukların kafasını ve yüreğini karıştırmaktan rahatsızlık duymaz.

Bir ay kadar önce, gittiğim bir süpermarkette tanıdığım bir karakter tüm bu sorgu-suali yeniden gündemime taşıdı. Ben sebzelerimi seçerken bu beyefendi de yan tarafta eriklerden atıştırıyordu. Önce tadına bakıyor zannettim. Markette yapılmaz ama zat-ı muhteremin cehalet seviyesi de alnında yazmıyor. Ancak tadına bakmanın sonu gelmeyince ben adama dik dik bakmaya başlamıştım ki hasta çocuğu olan fakir kadın dikkatimi çekti. Hiç konuşmamalarına rağmen aile olabileceklerini düşündüm ve o an içimde beliren acıma hissi kendime kızmama neden oldu. “Ne olur adam iki erik, bir şeftali yemiş, klimalı ortamda gazeteleri okumuşsa yani, fakir belli ki” diye söylene söylene eve giderken bir şeyler içimi kemirmeye devam ediyordu, ama ne? Neden hala sindirememiştim gördüklerimi?

Olaydan bir-iki hafta sonra aynı adamı bir başka süpermarkette, yine meyvelerin tepesinde gördüm. Bu kez yanında kadın ve çocuk yoktu. Üstelik üstü başı da daha özenli görünüyordu. Şahıs, erik üstü gazete sefasına çekilirken, ben ve iç seslerim ortamdan hızla uzaklaştık. Müdahale etmemek için kendimi çok zor tutuyordum ama bir yandan da bu koca Fransız şirketinin (ya da bir başkasının) fakir bir vatandaşın yediği erik, okuduğu gazete ve soluduğu klimayla batmayacağını bildiğim için ses çıkaramıyordum.

İçimde dövüşe dövüşe eve giderken günlerdir aradığım yanıtı buldum. Cevap yine babamdaydı. Paraya ihtiyacı olsa da asla rüşvet almamış babamda. Memleketimde maalesef milyonlarca fakir varken bu uyanığı diğerlerinden farklı kılan neydi? Neden bütün fakirler günlerini marketlerde geçirmesindi?

Şimdi bu erik kurdunu bir daha görürsem ne yapacağımı biliyorum. Peki siz olsanız ne yapardınız?

Reklamlar