Etiketler

, ,

Yabancı aileler ve Türk ailelerin çocuklarını karşılaştıran cümlelere hepimiz alışkınızdır. İnsanlar kendi çocuklarının nasıl o hale geldiğini düşünmeyi pek sevmez de yabancı ailelerin çocukları piyangodan çıkmış gibi davranmayı tercih eder; sessiz, sakin, bilinçli, sorumluluk sahibi, okumayı seven, hayatta kalma becerileri gelişkin. Öyle ya, yabancı bir ülkenin tıklım tıklım caddesinde önden önden yürüyen turist anne-babanın arkasından gelen mini mini sarı bebelerin başına hiçbir iş gelmez de bizimkiler on kişinin koruması altındayken düşüp bir yerlerini kırar.

Tabii eğitim virüsü kana karışınca insan tatilde bile rahat duramadan farklı aile yapılarını incelerken buluyor kendini. Tatilimi geçirdiğim yerde kalan iki aile çok can sıkıcı bir şekilde gözüme sokuyor aradaki farkı. Alman ailenin gün boyu kitap okuyan biri sekiz diğeri on yaşındaki oğullarının yanında tüm gün iPad oynayan, koşup bağıran, motora binip sürüyormuş gibi yapan, ateş ediyormuş sesleri çıkaran Türk çocuğu ‘Erdem’ benim dinlencemi de sonlandırmayı başarıyor. Yanlışlıkla iPadi düşürünce “bunu herkes alamaz, bak Alman çocuklarda bile yok da nasıl sana bakıyorlar yazık” diyen annesi de üzerine tuz biber ekiyor. Alman çocukları öpüp bağrıma basma isteği bir akşam babalarıyla röportaj yapmama neden oluyor ve tabii ki bunu sizinle de paylaşmadan edemiyorum.

Ben: Çocuklarınıza hayranım. Harika kitap okuyorlar. Yıllarca okumanın önemine dikkat çekmeye çalışmış bir insan olarak bu durum beni çok etkiliyor.

Nicolas: Teşekkür ederim. Benim için de çok önemli.

Ben: Tüm Alman aileler mi böyle, sizinki mi?

Nicolas: Hepsi böyle değil tabii. Hiç okumayan da var. Ama bizim ailemiz için okumak, hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır ve bunu sağlamak için oluşturulmuş sarsılmaz aile kurallarımız var.

Ben: Biraz bahsedebilir misin?

Nicolas: Bizim evde televizyon pek açılmaz örneğin ve her gece mutlaka kitap okunur. Çocukların normal yatış saati sekiz ya, biraz daha oturabilmelerinin tek yolu kitap okumaktır. Kitabı bırakamıyorlarsa yarım saate daha izin verilebilir.

Ben: Sekizde mi yatıyorlar?

Nicolas: Tabii. Hafta sonu dokuzda. Parti, doğum günü gibi çok özel günlerde onbire kadar oturmalarında  bir sakınca yok elbet.

Ben: Diğer aileler böyle olmayınca çocukların önünde çok fazla yanlış örnek oluyor. Okuyan değil de sürekli tabletle filan oynayan çocuklara özendikleri, mızmızlanıp diğer aileleri örnek gösterdikleri olmuyor mu?

Nicolas: Olabilir tabii, sonuçta her çocuğa daha kolay gelir tabletle oynamak, ama bizim ailemizin kuralları belli ve uymak zorundalar. Bir kere hafta içi tablet açılmaz bizde. Hafta sonları bir buçuk-iki saat kullanabilirler ama önce okunur, sonra tablet açılabilir.

Ben: Peki bu bilinci nasıl oturttunuz?

Nicolas: Küçükken her gece onlara ktap okudum ben. Hatta sadece çocuk kitabı değil klasiklerden de okudum, düşünmeye iten felsefi tarzda kitaplar da.

Ben: Fark ettim zaten sorgulama alışkanlıklarını ve ileri okur becerilerini. Okudukları kitapta ilginç gelen bölüm olunca hemen size de okuyup fikir beyan ediyorlar ya da sizinkini soruyorlar.

Nicolas: Evet tartışırız arada.

Ben: Sizin rol model olmanız da çok önemli tabii. Anne-baba ikiniz de sürekli okuyorsunuz.

Nicolas: E tabii, sonuçta kitapla dolu bir dünyada yaşıyorlar. Yaklaşık üçbin kitaptan oluşan bir kitaplığımız var evde.

Ben: Okurken fotoğrafınızı çekebilir miyim?

Nicolas: Tabii ki. Birilerine faydamız olursa ne mutlu bize.

 

Birilerine faydası zaten oluyor Nicolas ve ailesinin. Tuhaf bir aile örneği olarak bu dört kişinin karşısına geçip bir süre izleyen Türk çocuğumuz en sonunda gidip kitaplıktan bir kitap alıyor ve sayfalarını çevirmeye başlıyor. Bu durumu kaçırmayan annesi hemen fotoğrafını çekip feyse koyuyor. “Oku oğlum oku” diyen babası kafasını cep telefonundan kaldıramıyor. Annesi beğenileri sayarken Erdem kitabı silah gibi ileri doğrultup “küf küf küf” ateş ediyor. Benimle birlikte kimbilir başka kimleri öldürüyor.

Reklamlar