Etiketler

,

Hafta sonu değerli fikirlerini dinleme olanağına erdiğim Mimar Nevzat Sayın beni bir kez daha gerçek eğitime gönül verenlere saygı duymaya sevk etti.

 

Yüksek Lisansını tamamlamamış olan Sayın Sayın, engin donanımını İstanbul’da üniversite öğrencilerine ders vererek paylaşmakla yetinmeyip İzmir’de açtıkları yaz okuluyla da başka okullarda okuyan mimar adaylarına hizmet sunuyor.

 

2006’dan beri her yaz seçilen on öğrenci İzmir Dikili’deki Yahşibey yaz okulunda iki hafta geçirerek öğrendiklerini pratiğe dökme olanağı buluyorlar. Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden mimarlık fakültesi lisans öğrencilerinin yolladığı portfolyolar ve özgeçmişler değerlendirilerek yeni atölye ekibi oluşturuluyor. Seçme işini önceki yılın öğrencileri yapıyor. Oluşan yeni grubun mimari gerçekler üzerine düşünüp tartışabileceği, durum analizi yapıp çözüm üretebileceği ve raporunu köylüye sunabileceği onbeş günü oluyor. Köy gerçeğini de deneyimlemiş oluyorlar, okulda edindikleri bilginin geçerliliğini de irdeliyorlar, eldeki malzeme-işçi detayının önemliliğini de içselleştiriyorlar, civardaki antik kentleri gezip yapıları yerinde inceleme fırsatı da buluyorlar.

 

En çok da bu sonuncusuna gönderme yaptı Nevzat Bey. İstanbul’da okuyup Eyüp’e hiç gitmemiş, Antalya’da okuyup Termessos’u, Xanthos’u görmemiş mimarlık öğrencileri olması gerçeğine canı sıkılıyor. Antik kent çalışmalarının, Mimarlık Fakültelerinin programında yer alması gerektiğine inanıyor. Mimarlık ve Arkeoloji Bölümleri interdisipliner çalışmalı ve öğrencilerin cehaletine izin vermemeli diyor. Coğrafi verilerin içinde huzur buluyor ve sahip olduğumuz değerleri kucaklayıp “bunlar benim” diyebilmemiz gerektiğini düşünüyor. Giderek boşalan köylerin fiziki ve sosyal durumlarının masaya yatırılıp bir fark yaratabilecek projeler geliştirilmesini, köyün ve köylünün durumunun ıslahını mimar adaylarına bir sorumluluk olarak yüklüyor (her haneye bir oda ekleyip turizme sunmak gibi) ve çalıştıkları köyleri canlandırmaya çalışıyor ancak doğanın sunduğunu bozmuyor. Yapı tasarlarken çevre, iklim, yerellik, gelenek, alışkanlıklar ve sürdürülebilirliği önemsiyor, önemsetiyor. Planlamadan önce coğrafi koşulların ve geçmişten gelen geleneğin yanı sıra geleceğe ne bırakılacağı da düşünülmelidir diyor. Aksaray’ı da, Ağaoğlu binasını da yeriyor. Kendi lise dönemlerinden Yahşibey’e taşıdığı ‘hazırlıksız konuşmalar’ geleneğiyle ise sadece coğrafyanın ve mimarlığın değil komşuluğun, basitliğin, ya da kim ne konu getirdiyse onun tartışılmasını sağlıyor. Gençlere vizyon edindiriyor.

 

Tabii tüm bu konuşmaları dinlemek bana yıllardır saygı duyduğum bi başka değeri anımsattı: “Dilimizi karalamaya çalışıyor” nidalarıyla nefret söylemlerine hedef olan Sevan Nişanyan. Kim ne derse desin, bana sözcüklerle oynamayı ve tarihime dönüp bakmayı sevdiren kişilerin başında gelen Nişanyan’ın, Şirince Matematik Köyü ve Felsefe Köyü projelerinde Ali Nesin’in yanında yer alması ona olan saygımın yersiz olmadığının bir kanıtıdır. Ama Nişanyan ağzıyla kuş tutsa da yeterince Türk bulunmadığı ve inanıp inanmadıklarını çok rahat dile getirdiği için birçoklarının onayını alamaz bir türlü. Sayın Ali Nesin’in de son derece özverili çalışmalarla eğitime gönül vermiş bir Matematik Profesörü olduğu görülmek istenmez de hala Aziz Nesin’in oğlu olarak kalır belleklerde. Halbuki hayata geçirdiği projeleriyle eğitimimizdeki açıkların giderilmesine destek olmaya çalışan gönüllülerdir ikisi de.

 

Nevzat Sayın’ı da çok parası olmakla suçlar bazısı. Çok parası olup da hiçbir şey yapmayanları unuturlar. Para kazanmayı önceliği haline getirmiş insanlardan değil Sayın. “Hala tezgah altına sığan bir buzdolabıyla yaşıyorum” diyor. Mahalle bakkalından sadece gerekeni alan insanlardan. Ömrünce bir süpermarkete girmemiş. Toplu konutlar hakkındaki fikrini soran Cüneyt Özdemir’e “Daha iyisi toprak için para vermek gerekmemesi olurdu. Sahibi olmadan da o evleri kullanabiliyor olsalardı bir sürü parayı da oraya yatırıyor olmazlardı” diyecek kadar para hırsından uzak bir kafa.

 

Gerçek değerleri kafasında net oturtmuş, ilkeli insanların parayla işi olmuyor. Datça’daki mal varlığını Nesin Vakfı’na bırakan Yüksel Atamer ve John Jones çifti gibi, gelecek nesillerin iyi eğitilmesini daha çok önemsiyorlar. Eğitimde söz sahibi olan nicelerinin yapamadıklarını hayata geçiriyorlar. Bu insanlara çamur atmaktan başka işe yaramayan diğerlerinin neden üretmediğini ise belki yine Nevzat Bey’in ‘aidiyet’ fikrine bağlayabiliriz. Haydarpaşa’ya, Boğaz’a, Selimiye’ye ne olduğunu pek de umursamayan kişilerin aidiyet ilişkisi geliştirememiş olduğunu düşünen Sayın, “burası herhangi bir yermiş gibi bakıyorlar, yatırım alanı gibi” diyor.

 

Aidiyet hissine sahip olmayan bu güruh içinde kendini gerçek eğitime adamış bir avuç gönüllünün mücadelesi umutları canlı tutuyor.

Reklamlar