Etiketler

Terörist saldırılar ve diğer olayların acı sonuçları neticesinde turizmde ciddi kayıplar yaşamaktayız. Yapılacak olan hiçbir düzenlemenin, canına kıyan insanları ve yıkılan aileleri geri getirmeyeceğinin bilincinde, acıyla dövünüyoruz. Ancak ağlamak çare getirmiyor, bir an önce bir şeyler yapmak gerekiyor. Fakat maalesef, çözümlenebilecek problemlerin bile neden hala sürmekte olduğuna anlam veremiyor insan. Sade bir vatandaş olarak ve deneyimli turist kimliğimle baktığımda gözüme çarpan sıkıntılarımızdan birkaçı şunlar örneğin:

 

* Pis ve bakımsızız. Antik kentlere giriş parası alıyoruz ama bakım yapmıyoruz. Olympos gibi nice değer piknikçilerin tuvalet alanı görevini görüyor. Antalya’nın merkezinden yayılan idrar kokusu ise fayton turizminin neden Avrupa kentlerinin merkezinde yapılmadığını hatırlatıyor. Antalya ve Marakeş gibi kentler bütün albenilerine rağmen tadımlık kalıyor. Halkın bulduğunu denize atması gibi bireysel çabaları da unutmayalım tabii. Siz uçan peçetenin ardından dokuz takla atarsınız, garson gelir kül tablasını denize boşaltır.

 

* Trafikteki düzenlemeler ve uygulamalar yetersiz kalıyor. Trafiğe kapalı olması gereken turistik bir alanda kenarda sohbet eden gençlerin tepesine araba çıkıp hastanelik edebiliyor. Toplu taşıma hep yetersiz kalıyor ama olanında da kelle koltukta gidiyorsunuz. Avrupalı turistin bundan korkması bile hoşumuza gidiyor, gururlanıyoruz: “Haha, ödü koptu sarının. Türküz biz, bu daha ne ki?”

 

* Turistle dalga geçme had safhadadır zaten. Dinlenmek için ülkemizi seçmiş bu insanlarla dalga geçmek için herkesin kendince haklı nedenleri vardır. Türkçe bile bilmeyen bu gavurlar bunu hak ediyordur: Ülke ekonomileri bizimkinden iyi olduğu için. Haçlı torunu oldukları için. Çanakkale şehitlerimiz için. Onlar tatildeyken diğeri çalışmak zorunda olduğu için. Patrona kızdığı için. Kendini güçlü hissettiği tek durum olduğu için. Beş yıl önce o İngiliz kız onunla dalga geçtiği için.

 

* Dalga geçmek yetmez, kazıklarız. Fiyatlar belirsizdir. İçtiğinizden fazla yazılır. Her şey doğru yazılır ama toplam yanlıştır. Side’de esnaftan duyduğuma göre bir de çift adisyon terbiyesizliği varmış. Hesabı ödediğiniz garson ortadan kayboluyor ve devralan garson da hesabın ödenmediğini iddia ederek yeniden para alıyor. İstersen ödeme.

 

* Ülkeyi güzelleştirme çabası harcamıyor, var olanı da bozuyoruz. Bakir koy diye hayran kaldığı doğal alanı bir yıl sonra bambaşka halde bulan turistin içi buruluyor.

 

* Turizm polislerimiz, zabıtamız yok. Kaleiçi gibi bölgelerde arabayla değil yaya olarak ya da bisikletle dolaşacak, araç girişinden müzik sesine, çalışanların tavrından yolların durumuna kadar her şeyle ilgilenecek, modern görünüşlü ama turiste güven verecek, dil bilen yetkililer gerekiyor. Fas’ın bir balıkçı kasabasında bile sahilde dolaşan atlı turist polisi varken ülkemizde dolaşan turist kendini Allah’a emanet hissediyor. Bulduğu polis de dil bilmiyor. Hatta maalesef bir tanesinin “Ben niye onların dilini öğreneyim? Onlar benim dilimi öğrenecek” dediğini duydu bu kulaklar. Haklı olabilirsiniz ama turist isteyip istemediğinize karar verin bence.

 

* Dil bilmiyoruz. İki ciddi kelam edecek değil soytarılık yapıp bahşiş kapacak kadar ağzı laf yapanların eline kalmış halkla ilişkiler ve tanıtım.

 

* Yön tabelaları, bilgilendirme levhaları çok yetersiz. Dilini bile bilmediğim bir ülkenin herhangi bir kentinde uçaktan inip kent merkezini elimle koymuş gibi bulurken ve bunu çoğunlukla metroyla yapabilirken kendi ülkemde kayboluyorum. Bilgiye ulaşabilmek için otuz kişiye sorular sormam gerekiyor, Türkçe konuştukları halde anlamıyorum, Turizm enformasyon da bulamayan turistin sıkıntılı toplu taşımayla merkeze varması ömür törpüsü oluyor ve bu da çoğunlukla taksi şoförlerinin ya da transfer yapanların ekmeğine yağ sürüyor.

 

* Yazın çok iyi başarmışız gibi turistik sezonun uzamasını ve dört ayla sınırlı kalmamasını diliyoruz ama bu dileği hayata geçirmemize yardımcı olacak hiçbir çaba harcamıyoruz. Buyurun, Mayıs ayındayız, işletmeler hazır değil, birçok mekan kapalı, esnaf kış uykusundan yeni kalkmış haliyle kız kesmekle meşgul (ve maalesef bayanlar çok rahatsız ediliyor). Güzel bir pazar sabahı saat 07:30. Yıllardır sessiz-sakin oluşuyla turist çeken bir beldedeyim. Her taraftan yükselen inşaat sesleriyle kuş sesleri yarışmakta. Harıl harıl yeni binalar ekliyorlar var olanların dibine.

 

* Kalitesizliği pahalıya satıyoruz. İşin uzmanı olmayan, sadece “kolay para, ben de yaparım” diyerek turizme bodoslama dalmış paragözler sayesinde işler daha da kötüye gidiyor.

 

İronik bir şekilde, turizmde çalışanların bir kısmının yabancılardan hoşlanmadığını gözlemliyorum. Her şeyden önce bence bu kişilerin başka iş yapması gerekiyor. Turizm, hizmet sektörüdür. Yabancı adama “sen bana paranı ver ama ben sana hiçbir şey vermeyeyim çünkü seni sevmiyorum” demek bize yakışmaz. Ülkemizin parsel parsel satın alınması can sıkıyor olabilir ama bu ülkenin güzelliklerini bizden çok onların korumaya çalışması asıl onurumuzu kıran kısım olmalı. Bu ülke bizim ve onu bitiren değil, koruyan-yücelten olmalıyız. Bunu da sağlayacak olan unsurlardan biri turiste gerçek anlamda kaliteli hizmet sunabilmektir.

 

Esnafın çoğu turist yok diye ağlıyor. Yıllardır büyük otelleri suçlarlardı. Bu yıl terör olayları ve uluslar arası ilişkiler girdi devreye. Turizm sektöründe çalışanlara yerden göğe kadar hak veriyor ve durumlarına çok üzülüyorum. Ancak iğneyi biraz da kendinize batırmanın zamanı gelmedi mi artık?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Likya

Reklamlar