Etiketler

,

Ürdün’de son günümüzü kalan yerleri gezmeye ve azıcık alışverişe ayırdık. Bugün pazar ama hafta içi sayıldığı için dışarıda normal iş günü hareketliliği var. Hava iyice güzelleşti. Tişörtle bile yakıyor.

 

Dünyanın amaçlı bir şekilde inşa edilmiş ilk kilisesi diye bilinen yapı Akabe’de. Geçen gün arayıp bulamamış, sonraya bırakmıştık. Meğer önünden geçip duruyormuşuz. Öyle abartılı bir şey değilmiş aradığımız da o yüzden göremiyormuşuz.

Mövenpick Otelinin tam arkasında. Dolayısıyla Kempinski Otelden de görünüyor. Biz o gün rengarenk boyanmış duvarlara bakmaktan karşımızdaki kilise kalıntılarını göremiyormuşuz.

Bu beklenmedik derecede kısa süren geziden sonra birer kahve alıp her zamanki gibi Hüseyin Caddesine vurduk. Bu arada kahveyi aldığımız yer Mövenpick Oteli geçince Jett şehirlerarası otobüslerinin kalktığı yerin yanında ve tanesi 0,500 JD.

Bu kez dev bayrak direğini geçip yürümeye devam ettik ve balıkçı barınağına vardık. O tarafta da bir sahil var ama bu kısma masalar atıp nargile içme alanı oluşturmuşlar. Yüzen yok, halkın keyifli deniz seyri var. Hatta çoğu kadın. Turist de görmedim. Glass boat olsa da bu kısım biraz daha halk mekanı sanırım. Bir tane de karaya sabitlenmiş gemi görünümünde bir restoran var: Panorama Mina Restoran.

‘The Fishermen’s Harbour’ diye geçen bu limanda bir de müze var: ‘Aqaba Heritage Museum’. Giriş ücretsiz ve Akabe’deki sosyal hayatın gelişiminin yanı sıra tipik bir ev yaşantısını algılayabilmek için de hoş bir müze ama muhtemelen burada olduğunu pek bilen yok, bomboştu 😦 Canlandırılmış bahçe duvarlarını palmiye gövdelerinden yapmışlar. Kalede de görmüştüm inşaatta palmiye kullanımını. Burada daha belirgin görülüyor çünkü müze yapısını ayakta tutan direkler gibi görev görüyor gövdeler.

Müzenin içerisine toplu halde bırakılmış İngilizce kent haritası öbeğini görünce heyecandan gözümüz döndü ve ziyaretçiye kapalı alana maymunlar gibi uzanarak giderayak bir harita edinebilmenin mutluluğuna erdik. Elindeki kağıtta ne yazdığını bilememek ama buna çok gereksinim duymak ne kadar can sıkıcıymış…

İsrail’e giden devasa gemiyi izleyip tekrar çarşıya yöneliyoruz. Öğle yemeği için tercih ettiğimiz ayaküstü falafel sandviçin tanesi 0,300 JOD civarı ama bu kez yanında kesekağıdında verilen ekstra köfteler yok. Olsun, ince bazlama ekmeğini andıran pidede dört köftecik de karnımızı doyurmaya yetiyor. Bugün rastladığımız tüm esnaf suratsız gibi. Haftasonunun sonu bıkkınlığı olsa gerek (bazı turist cuma-cumartesi, bazısı cumartesi-pazar tatilde). Ya da pazartesi sendromunu pazar günü yaşıyorlar, bilemiyorum.

 

Karnımız doyunca et ve sebze haline geçtik, oradaki birkaç dükkana zaatar ve çay sorduk. Sağlam bir çayı 2 JOD’a aldık ama zaatarı üç çeşit gösterdi: Birinci kalitenin 100 gramı 2 JD, ikinci 1,5 JD, üçüncü kalite ise 1 JD. Kararsız kalınca almadık. Biraz da güvensizlik sebep oldu tabii. Şişeye kumdan hediyelik yapanlar da yoktu ortalıkta, onu da alamadık. Bir dinarlık hurma yaptırdık, zaatarı da süpermarketten 1,750’ye aldık paketlenmiş olarak ve 500 gram. Bana uyar.

Dönüş uçağımız sabahın dördünde (04:15) olduğundan, gece yarısına kadar kalmak için otele bir ekstra onluk daha vermek zorunda kaldık. Bu arada otelimizde bu kararları verebilen tek kişi otel sahibi Hasheem. Onun dışında taksi sorsanız bile “dışarı çıkıp bulabilirsiniz” yanıtı geliyor. Dolayısıyla gece havaalanına gidişimizi de burada tanıştığımız diğer Türk çift ayarladı. Kendi kaldıkları otelin aracıyla gittik. Yani bu otelin misafirlerine hiç karışmaması ve kendinizi bir hiçliğin ortasında yapayalnız hissettirmesi çok rahatlatıcı (resepsiyon bile üst katta ve zaman zaman kilitli) ama burada kalırsanız yalnız olduğunuzu bilin, ona göre davranın.

 

Kısa Kısa:

* Evlenme düğünü için araba konvoyu yapılıyor lüks araçlarla.
* Trafikte sürücüler çok saçma hareketler yapıyor (özellikle park etmede) ve trafik gereksiz ve garip bir şekilde tıkanıyor zaman zaman.
* Olaylara biraz fazla din penceresinden bakmaları sinir bozucu tabii. İnsanı ‘insan’ olarak görmekten önce ait olduğu halkı yöneten siyasilerin malı olarak gören bir grup var. Bir şeyin fiyatını sorduğunuzda “nerelisin” diyorlar önce. Türk olduğum için maruz kaldığım pozitif ayrımcılıktan da hoşlanmıyorum tersinden hoşlanmadığım gibi.

Reklamlar