Etiketler

,

Bugün Cuma yani hafta sonu tatili. Sabah ortalık oldukça boştu. Ama “Cuma tatil değilse nasıl ibadet ediyorsunuz, ibadet günü çalışmak kötü” diyen taksi şoförümüz çalışıyor. Ölü Deniz’e müşteri götürmüş. Kardeşi de çalışıyor. Wadi Rum’a bizi götürme işini o devralıyor. Bedevi olduklarını söylemiştim. Babasının üç karısı varmış. Her birinden sekizer çocuk sahibi olmanın komik hikayelerini anlatıyor. “Bir kadın en iyisi,” diyor “iki olmaz.” Ürdün’de çok azmış artık iki eş alan. O ara kralın ve babasının eşleri hakkında da bayağı bir şey öğreniyoruz. Konu yine bize geliyor sonra, “Türk kadınları duymuyor” deyip basıyor kahkahayı. Sabah adam peşimden bana seslenirken helak olduğu ama ben birisi laf atıyor diye bakmayıp adamı meleterek peşimde koşturduğum için oluyor bu. “Müslüman kadın bakmaz” diyerek puan alıyorum gerçi ama dilinden de kurtulamıyorum.

Petra deneyimi henüz aklımızdan çıkmadığı için, günde bir kere olduğu söylenen otobüse hiç güvenemeyip yarım günlük Wadi Rum gezisini de taksiyle anlaşıyoruz. Zaten otobüsle gidersen gece kalman gerekiyor. Otel resepsiyonu 80-85 JOD üzeri anlaşmamamız için uyarmıştı da bizimki zaten 55 JOD istiyor. Petra’dan yakın olmasına rağmen tantanası çok. Gidiş-dönüş taksi + giriş parası (kişi başı 5 JOD) + gittiğimiz alanda bizi gezdirecek lider ve 4×4 pick-up aracına toplamda ödenecek para bu. Hatta yanımızda para olmamasına rağmen “dönüşte çekersiniz” diyerek yolda şekerimizi, kahvemizi filan da ısmarlıyor. “Sandviç istemiyoruz” demesek onu da alacak. Yarı Arapça yarı İngilizce sohbet gırla gidiyor. Çok komik ve içten bir aile bu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akabe’den Wadi’ye bir saatte varıyor. Wadi Rum girişinde bizi Salman alıyor ama bir süre sonra İngilizcesi daha iyi diye yeğenine devrediyor bizi.

Yeğeni Eid gencecik bir çocuk. Buram buram parfüm kokuyor geldiğinde. Kamyonetle vadiye dalıp oraya buraya gidiyoruz. Bir süre duruyor, bilgi veriyor, biz inip geziyoruz, fotoğraf çekip tekrar araca biniyoruz.

Yazın daha fazla hareket oluyormuş ama şimdi üçümüzden başka kimsenin olmaması daha bir yokluk ve de boşluk hissi veriyor. Engin kırmızılığın ortasında küçücük kalıyor insan.

Arabistanlı Lawrence filminin çekildiği doğal setlerden biri olması burayı iyice ünlü yapıyor.

Lawrence kaynak suyunun çıktığı yer (kaynak suları sebebiyle kervanların buluşma noktasıymış), tepesine tırmanana kadar soluğunuz kesilen çölleşmiş bir tepe ve çok da ileri gidemediğiniz bir vadi girişindeki kaya yazılarından başka bir şey görmediğimiz için beklentilerime fazla karşılık vermedi 1,5 saatlik gezi ama bu havayı solumak, o araçla gezmek, gül kırmızı çöl kumunda çıplak ayak yürümek (akrep çıkabilir!) hoş bir deneyim idi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu gezinin daha pahalı olanları var, çok daha uzun bir zaman ayırmanız gerekiyor ve daha uzun mesafeye götürüyorlar. Hatta deve kervanı yapıp bir hafta gezebiliyormuşsunuz. Belki kalmalılar daha iyidir. Bizimkinde bir çay ikramı bile yoktu. Giriş için bir yerlere para ödendiğini görmedik ama girişteki adamlar zaten şoförümüzün kuzenleri. Bir harita da verilmedi ama zaten sonuç olarak aynı meydanı dolandık, haritalık bir şey yoktu. Yine de bunlar bize kendi aralarında bir anlaşma yapmış olabileceklerini düşündürdü ama olsun varsın.

Her şeye rağmen çok hoş bir deneyimdi. Hala ağzımda kırmızı kumlar tıkırdıyor.

En azından orada karşılaştığımız bir adamın bize stüdyo pozu verdirip resmimizi çekmesi ve telefonumuza yollaması bile ilginç bir tecrübeydi. Hayatı geldiği gibi kucaklayıp keyif almayı unutmamalı. Bu gezileri yapmasak Ürdün’e gelmemiz gereksiz bir masraf oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hava gayet güzeldi. Ara ara esintide bir gömlek yetti. En güzel zamanlar Mart, Nisan, Eylül, Ekimmiş. Şimdi geceleri soğuk oluyor ama o zaman kalmak da isabetli olur.

Dönüş yolunda şoförümüz bize bir daha dört kişi gelmemiz yolunda konuşma yaptı. Sayı artınca fiyatı artırmamaları bile yeterince güzel. Sevdim ben bu insanları. Mütevazi, sıcakkanlı, iyi kalpli ve güler yüzlüler. Bağnaz değiller. Başka Arap toplumlarının inanç yapısındaki ilginç davranışları eleştirdi. “Bizim kadınlarımız burka-peçe kullanmaz, araba da sürer, kahvesini-nargilesini de içer” dedi gururlanarak. Ve tabii konu sık sık İsrail’e geldi. Ama ben dine de İsrail konusuna da girmek istemiyorum burada. Onlarınsa kalbinde dinmeyen yara.

 

Akşam yemeğine Al-Mabrouk’a gittik. Bu kez bir numaralı Ürdün yemeği olan mansaf denendi. Bizim terbiyeli köftenin suyuna benzer kıvamda ama yoğurttan yapılan bir sosun içinde et. Ayrı bir tabakta da pilav. Suyu pilava döküp döküp yiyorsun. Olağanüstü. İki kişi bir porsiyonla doyar. Bir de arais denedik. O da ikiye katlanmış lahmacun gibi.

 

Yemek: Kaç JOD:
Mansaif (Mansaf) 8,5
Arais (Ara’yes) 2

 

Bu restoranda hesaba en son %10 servis bedeli ve %7 şehir vergisi ekliyorlar. Esnaf lokantalarında böyle bir şey yok. Kaç lira dediyse o kadar ödeniyor. Türkiye’de de benzerleri var tabii.

 

Tatil ya, bugün daha değişik tipler dolaşıyor ortalıkta. Gözünü dikip bakan gençler filan türemiş. Kaç gündür ülkemdekinden daha rahat dolaşıyordum oysa. Bir şey satar görünümündeki dilenciler bile çıkmış. Ama buradaki halk henüz hemen reddetmiyor, önce güler yüzle bir dinliyorlar. Akabe’deki turistleri bile öğrenmiştik kaç gündür. Simalar değişince pek dolaşasımız gelmedi, otele döndük. Eğlenceyi görmeli miydik, bilemiyorum. Gece dörtte bile bangır bangır müzikle arabalar geçiyordu. Arabalar muhteşem!

Kısa Kısa:

* Bedevilerde ‘Özlen’ diye kadın ismi varmış. Bana da arada Özlen deriz. Belki de ben Bedevi’yimdir 🙂 Yerinde oturamayan bir tarafım olduğu muhakkak.
* Şişelere renkli kum doldurmak suretiyle yapılan hediyeliklerin en küçükleri 1,5 JD (sokakta tablalarda). Ona isim yazdırırsanız 2 JD. Boyu büyüdükçe 3 JD, 4 JD diye gidiyor. Mağazada daha pahalı. Uçakta bozulmazmış.


* Şehrin 9 km dışındaki akvaryum kışın iki aylığına kapanıyormuş. Martta açılacakmış ama bazı taksiler bunu söylemeden turisti oraya götürüp bırakıyormuş.
* Jeeplerle kumlu tepelere gidip gezmek Ürdünlülerin hafta sonu keyiflerinden.
* Sokakları temizleyenler çoğunlukla siyah kişiler. Ellerindeki kıskaçlı metal çubuklarla sessizce dolanıp duruyorlar.
* Ma’an kenti yıllar önce yerleşmiş Türklerin torunlarına ev sahipliği yapıyormuş. En iyi künefe orada yenirmiş. Şoförümüz Türklerin yaptığı tavuğa da bayılıyor. Mısırlılar beceremiyormuş. Yıllardır Akabe’de yaşayan bir Antalyalının yeri olan Al Bukhara adlı mekanı öneriyor bize yana yakıla. Enfes tavuk 4 JOD imiş.
* Ma’an-Akabe arasında yer alan 150 kilometrelik tren yolunda sadece fosfat taşınıyormuş. Eskiden Türklere aitmiş, Türk bayrağı dikiliymiş. Lawrence ve isyandaki Araplar tarafından tahrip edilmiş. (Dönünce araştırdım, Abdülhamit zamanında Haydarpaşa’dan Mekke’ye uzanması planlanan ama Medine’de kalan yolun ‘Hicaz Demiryolu’ adı verilen parçasıymış bu. Amman-Şam arasındaki kısım Suriye bu halde değilken kullanılıyormuş.)


* Salman’ın dediğine göre Wadi Rum’da yaşayan 3000 kişi akrabaymış. Nette bulamadım bu bilgiyi.
* Türkiye’de konuşulan dilin Arapça olmamasına şaşan çok.
* Wadi Rum’da okul var ve bu okulda yemek dahil hiçbir şeye para vermeyen çocukları asker eğitiyor ama asker çıkmıyorlar, standart eğitim alıyorlar.
* Şu an okullar sömestr tatilinde. Bir aymış bu tatil.
* Taksiyle yolculuğun en güzel yanı kültüre dair çok şey öğrenmek.
* Vakti gelince ezan çalan cep telefonları var.
* Kahve mükemmel. Gün boyu içmek istiyorum. Şoförümüz onunla da dalga geçti: “Türk kahvesi çok iyi değil mi? Türklere bedava olmalı.” Onlar kahveye hala ‘Türk kahvesi’ diyorlar, oysa Türkiye’de Starbucks içilir. 😦
* Şoförümüzün önerisi bir daha gelirsek araba kiralamamız yönünde.
* Köşe başındaki hamur işçimizin cep telefonunu kullandık bugün. Para önerisine sırt sıvazlayarak yanıt verdi.

Wadi Rum Web Sayfası

Reklamlar