Etiketler

, , , , , , , ,

Psikolog Dr. Zafer Akıncı, ‘dürtüsellik’ üzerine yaptığı bir konuşmasında, beklemeyi sevmeyen, zevk aldığı şeye ara veremeyen, durmak bilmeyen çocukları freni çalışmayan arabalara benzeterek bunun çok ciddi bir sorun olduğunu söylüyor ve çocuklarında dürtüsellik gözlemlenen ailelerin mutlaka bu durumla mücadele etmesi gerektiğini ekliyor. Çocuklara beklemeyi öğretmenin önemine değiniyor ve her istediklerini her zaman önlerine koymamalarını salık veriyor. İstediği şeyi elde etmelerini geciktirerek, sonraya erteleyerek, yani beklemesini sağlayarak bu sorunun oluşmasını küçük yaşlardan önleyebileceklerini söylüyor ve beklemeyi bilen bireyler yetiştirmenin, gelecekte sağlıklı bir neslin ortaya çıkmasını sağlamada ne kadar gerekli olduğunu vurguluyor. Şimdiki nesille öncekiler arasındaki farka dikkat çekiyor ve bu farkın, bizim ‘beklemeyi bilen’ çocuklar olmamızdan kaynaklandığı gerçeğine gönderme yapıyor. Şimdikiler için ise ‘beklemek’ kabus sözcüğünün eşanlamlısı!

 

Peki bizim için zor değil miydi beklemek? Biz zor mu kolay mı diye düşünmeden zaten beklerdik. Beklemek zorundaydık… Yeni bir elbisemiz olsun diye bayramı, güzel bir oyuncak bebeği elimize alabilmek için babamızın iş gezisinden dönmesini beklerdik. Televizyonun açılma saatini, tüplü cihazın ısınıp görüntü vermeye başlamasını, uyumadan önce Adile Naşit’in adımızı okumasını, çocuk duyarlılığımızla saygı duruşuna geçmek için İstiklal Marşı ile kapanışı beklerdik. Sevdiğimiz dizinin yeni bölümü için bir hafta heyecanlanır, tam saatinde mandalinalarımızla yerimizi alırdık. Televizyonda ya da radyoda hoşumuza giden bir şarkı duyarsak adını öğrenene kadar tırmalardık. Sevdiğimiz şarkının bir daha çalmasını hazırlanmış kasetlerle ve elimiz ‘rec’ tuşunda hazır vaziyette beklerdik. Radyodaki ya da televizyondaki şarkıyı tam doğru yerinde kayıt etmeye başlayamazsak ya da en sonunda şarkı daha bitmeden sunucu konuşmaya geçerse kaydı durdurup aynı şarkının tekrar çalınacağı günü kestiremeden beklemeye devam ederdik. O süre zarfında kasedimize kimsenin dokunmasına izin vermezdik elbet. Sevdiğin parçanın anonsu yapılırken boş kaset bulamamanın hüsranı başka hiçbir şeyde yoktur nitekim. Tabii kasedi geri ya da ileri alırken de beklerdik. Hep yanlış olurdu ama biz çıldırmadan, tam doğru yerini bulabilene kadar ileri-geri almaya devam ederdik. Ama video kaset kiraladığımızda başa sarılmadığını görürsek kızardık. Sararken beklemek zorunda kaldığımızdan değil, bize yapılanı saygısızlık kabul ettiğimizden kızardık. Yoksa gerektiğinde kasetleri bir kalem yardımıyla ileri-geri alacak kadar sabırlı, teybin bir parçasına takılarak kopan bandı incecik yapıştırıp tamir edecek kadar kıymet bilirdik. Belki de her şey pahalı olduğundan, aynı kasetten bir daha satın alma iznini asla koparamayacağımızdandı. Belki de dükkanlarda biten malların yenisinin gelmesini de uzun süre beklemek zorunda olduğumuzdan ve yine bu sürenin ne kadar olduğunu bilememekten dikkat ederdik her şeye. Piyasaya çıktığı haberini okuyup sevindiğiniz kasedin sizin kentinize ulaşmasını haftalarca beklerdiniz. Amerika’da gösterilen filmlerden Türkiye’de yıllar sonra haberdar olurdunuz.

Kasetçilerin bizim için karışık kaset doldurmaya başlamalarını neredeyse törenlerle kutlamıştık. Mütevazi listelerimizi ve boş kasetlerimizi utangaç gülümseyişlerle kasetçi abiye bırakıp eve döner, heyecanla ‘beklemeye’ başlardık. Kasetçinin ne kadar popüler olduğuna, dolayısıyla yoğunluğuna bağlı olarak değişirdi bu bekleme süresi ama biz yine de bir süre alabildiğimize sevinirdik. Bir televizyon programını videoya kaydetmek istediğimizde zamanı ayarlayıp evden çıkabilmeye başlayışımıza da çok sevinmiştik. Ufak-tefek hatalar olsa da artık program başlayana kadar video başında beklememiz gerekmemesi iyi bir gelişmeydi.

 

Sevdiğimiz şarkının sözleri Blue Jean, Hey Girl ya da Onyedi dergisinin o ayki sayısında verilsin diye dua ederdik. Yoksa en az bir ay daha sözleri uydurmaya devam etmemiz gerekirdi. Ama sözlerinin yanında bir de posterini verdiyse, değmeyin keyfimize…

 

Beğendiğimiz çocuk ‘çıkma’ teklif etsin diye beklerdik. “Biraz düşünmem lazım” dediğimizde o bu ‘biraz’ın ne kadar olduğunu bilmeden yanıtımızı beklerdi. Çıkmayı başarırsak, onunla bir çift utangaç laf edebilme ihtimali olan sayılı dakikaları gözlerdik. Askere gittiğinde ‘görülmüş’ er mektubunu beklerdik. Asker sevdiğimiz dinlenme zamanını telefon sırasında önündekilerin memleket hasretini dinleyerek geçirmek zorunda kalır, biz sokakta hangi telefon kulübesinin numarasını verdiysek “Allaam noolur kimse gelmesin telefon etmeye” dualarıyla, dünyanın en başarılı orkestrasının elinden çıkmışçasına çalan telefonun iğrenç sesini beklerdik. Çünkü ahizeye erişebilmiş sevdiğimiz aradığında bizim telefon meşgulse sıranın arkasına geçmesi gerekirdi. Biraz da konuşabilmenin zorluğuyla elde ettiğimiz mutlulukla eve koşup mektup yazar, postaya verebilmek için sabah olmasını beklerdik. Mektubumuza yanıt alabilmek için ise en iyimser olasılıkla iki hafta beklerdik.

 

Randevulaştıysak buluşacağımız yeri çok net kararlaştırır, tam saatinde orada hazır bulunurduk. Cep telefonuyla haber verme lüksümüz olmadığından trafiğin sebep olduğu gecikmeler, son dakikada cayılmış buluşmalar, şımarık ertelemeler, gecikeni arayıp haşlamalar yaşanmazdı. Zaten cep telefonlarının piyasamıza ilk girdiği yıllarda, onlardan birine sahip olabilmek için ailemizin uygun gördüğü yaşa gelmeyi beklerdik.

 

Telefonumuz olmadığından yanımızdaki dostlarla sohbet ederdik. Kettle olmadığından mis gibi çayın demlenmesini beklerken mikrodalga fırınımız olmadığından saatlerce süren pişirme işlemlerinin yaydığı olağanüstü kokuların eşliğinde sohbet eder, bizim için çok önemli olan çeşitli olayları ‘beklerken’ duyduğumuz heyecanı, duygu yüklü büyük büyük sözcüklerle dostumuza anlatırdık. Yapımı zahmetli, uzun beklemeli, ama illa ki daha lezzetli olan her şeyi dostlarla birlikte yaptığımız için mecburen çok sohbet eder, kendimizi iyi ifade edebilmek için sözcüklerimize özen gösterirdik.

 

Az fotoğraf çekerdik. 24lük ya da 36lık alabildiğimiz pozlar hemen bitmesin diye her şeyi çekmezdik. Ördek dudaklı fotoğraflarımız olmadı hiç örneğin. Şimdi küçücük çocuğa telefonu tuttuğunuz anda favori pozunu veriyor ama biz kendi görüntümüze bu kadar alışık olmadığımızdan bize makine doğrultulduğunda hep rahatsız olurduk. Nasıl durursak güzel görüneceğimizi bilemezdik. Bunu öğrenene kadar o yaşı geçerdik ve çehremiz değişirdi zaten.

 

Çekilen bir resimde nasıl çıktığımızı görebilmek için iyi bir bekleme sürecinden geçmemiz gerekirdi. Az fotoğraf çektiğimiz için, alınan bir filme kıyılabilmesi bir ay filan sürerdi (en değerlisi de ‘son poz’ olurdu). Bir ay sonra taba götürdüğümüz filmler bir hafta içinde bize resim olarak geri dönerdi. Ama bazen de dönmezdi çünkü makinenin kapağını yanlışlıkla açtıysanız yanmış olurdu ve bir daha o anı asla yakalayamayacağınızı bilmenin üzüntüsüyle evin yolunu tutardınız. Bazen elinizdeki araba bakar, yandığına inanamaz, bir daha denenmesi için yalvarırdınız. Bazen de toplu resimleri arkadaşlarınız için de çoğaltmanız gerektiğinden (aksi düşünülemezdi bile) filmleri tekrar bırakır yeniden beklemeye başlardınız.

 

Taşra baskısı gazete elinize ulaştığında haberler eskimiş olurdu. Sevdiğiniz derginin yeni sayısı sizin yaşadığınız şehre ulaşana kadar ay yarılanırdı. Yabancı yayınlardan zaten haberiniz olmazdı da lazım olan ya da aradığınız kitabı elinize alabilmek için de kitabın kütüphaneye iade edileceği tarihi beklerdiniz. Çevrimiçi okuyabileceğimiz dergilerimiz, çaktırmadan PDF dosyasına dönüştürülmüş kitaplarımız ya da Amazonumuz filan yoktu. Her şeye kütüphaneden ulaşmak zorundaydık ve ansiklopedilerin nasıl kullanıldığını bilir, onlara kutsal kitap muamelesi yapardık. Sözlük sayfaları karıştırmaktan sıkılmazdık.

Yaşantımıza bilgisayar ve onun hızı girdiğinde bile beklemeye devam ettik bizler. İlk kez tanıştığımız ekran koruyuculardaki şekiller nereye varacak diye ekrana yapıştıran zevkli beklemelerimizin yanı sıra bir de çok zevksiz beklemelerimiz vardı. Internet telefon hattına bağlı olduğu için önce annenizin telefonu kapaması gerekirdi. Bağlanana kadar en az on kere hata verir, bir hat yakaladığında da faks benzeri çılgın bir ses eşliğinde bağlanmaya devam ederdi. Bu süreci geçince de sorun bitmezdi çünkü kullanırken de iki de bir hattan düşerdiniz. Düştüğünüzü anlamazdınız önce ve örneğin chat yaparken uzun süre karşıdakinin yanıtını bekleyince uyanırdınız. Sonra tekrar bağlantı kurmaya çalışırdınız. Zaten bazı komutları bilgisayar açıkken veremezdiniz. Bilgisayarı kapatıp tekrar açmanız gerekirdi.

Disketlerimiz vardı hayatımızı kolaylaştırdığı mı, zorlaştırdığı mı belli olmayan. Diskete kayıt yapmak çok üzün sürerdi ve hiçbir zaman yeterli yeri olmadığı için hep yeniden denerdik. İşlem yaparken donup kaldığından çıldırırdık tabii de mecburiyetten beklerdik. Çok çabuk bozulan bir meret olduğundan, bir başka diskete daha yedekler, dolayısıyla onu da beklerdik.

 

Şimdi günümüz çocuklarının neden bu kadar sabırsız olduğunu ve her şeyden bu kadar hızlı sıkıldığını bir türlü anlayamayan bizim kuşağa seslenmek istiyorum: Lütfen yaşantılarımız arasındaki farka gören gözlerinizle bakıp neden bizden bu denli farklı olduklarını bir kez daha düşünebilir misiniz? Sayın Akıncı’nın da belirttiği gibi, çocuklarımızın, ülkemizin ve dünyamızın geleceğini önemsiyorsak, her şeyden çok sevdiğimiz bu bireylerin her istediklerini verme huyumuzdan bir an önce vazgeçip onlara ‘beklemeyi’ öğretmek zorundayız.

Reklamlar