Etiketler

,

Neden Çocuk Doğurulur” yazım için oluşturduğum listeye rağmen, herkesin birden çocuk yapmak istemesini hala anlamlandıramadığımdan konuyu irdelemeye devam edeceğim.

 

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında, kadınlara kadın olmanın doğasındaki vahşi tadın yüzyıllarca sürdürülen bilinçli-bilinçsiz çabalarla unutturulduğunu anlatan Estés, bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici tadının gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken çıkageldiğini söylüyor. Yıllardır öyle çok gebe kadınla aynı çalışma ortamını paylaşıp gözlemledim ki Estés’e katılmamam elde değil.

 

Normal hayatımızda ortamda olduğu bile fark edilmeyen birçok arkadaşımız hamile olunca ayrı bir güzelleşir, dimdik duruşlarıyla düzelen postürlerine, bakışlarından savrulan gurur pırıltıları eşlik eder. Aylarca dünyanın en başarılı kadını şeklinde dolaşan dostlarımızdan bir kısmı doğumdan sonra söylenmeye ve ‘hayatın çocuksuz kadınlara güzel olduğunu, istedikleri gibi gezebileceklerini’ ima eden konuşmalara geçerler, ki bu hem o kadının -yetersizliğini- yüzüne çarpmak içindir hem de kendi başarılarını hatırlayarak mutsuzluklarını yok saymak için.

 

‘Çocuk da yaparım kariyer de’ akımıyla beyinlere pompalanan dayatmaya kapılmış bir kesim de ‘çocuk büyütmenin aslında çalışan anneler için de zor olmadığı’ yönündeki söylemleriyle etraflarına akılcı tüyolar saçarak ‘modern kadın’ sıfatına hak kazanmanın gururunu yaşarlar. Çok bilmiş insana duyulan yoğun ihtiyacı sezen bir öbek akıllı girişimci de bu konuda annelerimize bilgiler veren bloglarla ve yurt dışından organik bebek eşyası getiren web siteleriyle ceplerini şişirip kapitalist sistemin ekmeğine yağ ve de bal sürerler.

 

Yaşamınıza bir de çocuk dahil edebilecek ehliyete sahipseniz tabii ki zor değil çalışan anne-baba olmak. Eline ekmek verilen her çocuk büyüyor zaten. Bugün dünyanın dört bir tarafında milyonlarca çocuk sokakta kendi kendine büyüyor. Eğitim, oyuncaklar, giysiler, geri kalan her şey bizim egomuzu şişirmek için. Çocuğumuza en iyiyi verebilmenin, diğer annelerin beceremediği harika anne olabilmenin, yani bir konuda olsun çok başarılı olduğumuza inanmanın kıvancıyla salınırız. Pazar günü bebek arabası gezdiren bir baba olarak çevremizdeki imrenen gözleri tararız. Barbie bebekle oynar gibi giydiririz çocuklarımızı. Renk uyumunu, ojeleri, genel-geçer ‘güzel’ tanımını ya da erkek adam olmayı öğretir, ayarını bozarız. Aynı anda piyano, eskrim, drama ve nerede işe yarayacağı bilinmeyen bilumum kursa gitmeyi canla başla isteyen bir çocuk duymadım ben hiç ama kendi yarattığı girdapta söylenmeyi övünç haline getirmiş veli çok duydum:

“Ayy bizim bütün hayatımız bu çocuklar, kendimiz için bir şey yapamıyoruz ki. Haftasonu bizimkinin balesi var. Siz gidin, keyfinize bakın. Biz.. nerdeeee…” (Aynı anda çocuk da öğretmenine yakınıyordur bu durumdan). Ve sonra büyüdüklerinde, bu yüzmeye gitmiş, dans dersleri almış, bir oyunda baş role çıkmış, kolejde de haftada 56 saate girip İngilizce ve Almanca ve belki bir şeyce daha öğrenmiş çocukla sokaktaki çocuk aynı hayatı paylaşır birbirine özenerek. Bizimki büyüdüğünde, -tabii ki üst düzey yönetici olarak- kendi yavrularını da aynı süreçten geçirebilmenin gururunu yaşar, sporu bırakınca şişmiş bedenini spor salonlarına döktüğü paralarla -forma- sokmaya çalışırken. Çocuk yapmaktan başka hiçbir şeyin keyif vermediği yaşamlarındaki tek düşleri her şeyi bırakıp gitmektir oysa. Bir sahil kasabasına yerleşmek. En az iki nesil yaşama mal olmuş onca çabayı sıfırlamak.

 

Hayatın doğal akışına bırakılması şartıyla her şeyi normal karşılıyorum da tuhaf şeyleri takıntı haline getirmiş bir şekilde tüketilen yaşamlara benim sitemim. Kendi egolarımızın esiri olan üretimlerimize. Çocuk sahibi olabilmek için herhangi bir belge istenmeyen dünyamızda çiftlerin kendi kendilerine test uygulayıp ehliyetli olduklarına inanınca çocuk yapmaları ve hayatlarını bu anlamda sık sık gözden geçirmeleri ümidiyle…

Reklamlar