Etiketler

, , , ,

Dörtte üçü sularla kaplı bir dünyada yaşayan, vücudunun yüzde altmış-yetmişi su olan ve hatta en önemli organı yani beyni suyla hayat bulan canlılar olarak bu paha biçilmez sıvının ne denli değerli olduğunu hepimiz biliriz de bu pek kıymetli varlığımızı korumak için yeterince düşünceli davranır mıyız?

 

Yolda kimi çevirip sorsanız, en basit ihtimalle ‘kapı önüne bir kap su koymalıyız’ cümlesinden, gelecekte yaşanacak su savaşları üzerine oturtulmuş derin düşüncelere kadar suyun önemi üzerine birkaç satır fikir duyabilirsiniz.

 

İzmir’in üç köyünde ve nicesinde bu günlerde yaşanan su kesintisi problemleri nedeniyle ‘eskiden’ demeye pek dilim varmıyor ama geçmiş zamanlarda deneyimlenmiş  acı verici susuzluk halleri bir çok değerli sanat eserini doğurmuştur. Fakir Baykurt’un “Kaplumbağalar” adlı baş yapıtında, su darlığı içindeki Tozak halkıyla birlikte yanıp kavrulursunuz: “Kovayı zincirinden tutup salladı. Yarı yerine kadar doldurup çekti yukarı. Kovanın içinde bir büyük canlının gözü gibi parlayan suya saygıyla, sevgiyle baktı. Eğildi öptü.” Sabahattin Ali’nin “Kanal” adlı öyküsü tarlalarına su yetmeyen kapı komşu iki Mehmet’ten birinin diğerini vurup yeterli suya kavuştuktan sonra hapse girmesini anlatır. Gérard Depardieu’nun oynadığı, köyün sulak arazisini ele geçirmenin savaşını anlatan “Jean de Florette” filmi de unutulmamalıdır.

 

Datça’da mesken ve iş yerlerinin bir kısmı kartlı bir sistemle su tüketiyor. Ödenmeyen yüksek meblağda su borcu nedeniyle bir süre önce kartlı su alımını zorunlu tutmuş olan belediye şu an biraz daha serbest bırakmış ancak bir çok Datçalı halen kartla su kullanıyor. Kartta bedelini önceden ödediğiniz su miktarı kayıtlı oluyor, bitene kadar kullanıyorsunuz, bitince yenisini alıyorsunuz. Kaynağın -sınırlı- olduğunu bu kadar net gösteren bu sistemle her an susuz kalabilecekmişsiniz kaygısı yaşamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Gerçi kartta bir miktar ekstra olduğu için öyle banyoda sabunlu kalmanız filan söz konusu değil ancak yine de eliniz suya her gittiğinde ‘ne kadar suyum kaldı acaba’ diye düşünüp neredeyse damla damla su kullanıyorsunuz (Tabii siz bu kadar özen gösterirken köşe başındaki ‘hayratın’ musluğu bozuk olduğu için sürekli su gidiyor, o ayrı).

 

Üstüne bir de yıllardır süren içme suyu sıkıntısını -ki bu sıkıntı boru hattındaki patlaklar sebebiyle %50 su kaybı oluşuyor olmasıymış- çözme amacıyla sular kesilince dünyanın en değerli kaynağının ne olduğunu tam gördük. Evlere damacanayla su getiren delikanlı Temmuz sıcağında gidip gelip durmaktan buharlaştı. Her balkondan birileri sarkıyor ve beşer beşer su istiyordu. Demek ki aslında hepimiz suyun önemini bu kadar iyi biliyorduk da herhalde o damacana suların doldurulduğu kaynakların da bir gün kuruma tehdidi altında olduğunu algılayamıyorduk. Dünyanın dörtte üçü suyla kaplı derken bunun sadece yüzde bir-ikisinin içilebilir olduğunu unutuyorduk.

 

Sanırım 2007 yılıydı. Yıllardır birlikte çalıştığım iş arkadaşım ve sırdaşım, Kanadalı can dostum, bir içki soframızda, biz Türkleri bencillikle suçlayınca çok sinirlenmiştim: “Dünyanın su kaynaklarının tek hakimiymişsiniz gibi davranıyor, sorumsuzca tüketiyorsunuz. Şakır şakır sularla araba yıkıyor, hortumla kaldırımları, yolları suluyorsunuz, hatta yağmur yağarken bile!”

 

Dünyada her dakika suyla ilgili hastalıklardan çocuklar ölüyor. ABD nüfusunun iki katından fazla insanın sağlıklı suya erişim olanağı yok. Her şeyi gurur meselesi yapıp kızmadan önce bir düşünsek daha yapıcı olmaz mı? Sahi, kaçınız her gün hortumla balkon yıkıyor? Tüm çocukların hakkı olan suyla sadece kendi yavrusunun oynamasını normal buluyor? Duştan iki dakika önce çıksanız arınamaz mısınız? Az önce düğmesine bastığınız bulaşık makinesi tam dolu muydu? Damlayıp duran musluğu ne zaman onaracaksınız?

 

 

 

 

Kaynaklar:

Datça Ekspres Gazetesi
Arif Kemal MAZMANOĞLU
water.org

 

 

BAYKURT, Fakir, Kaplumbağalar (2012), İstanbul: Literatür Yayınları
ALİ, Sabahattin, Kanal (Varlık Dergisi sayı 25, 15 Temmuz 1934)

Reklamlar