Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

İsmini edebiyat dünyasına silinmez bir şekilde kazımış nice şiirler, nice öyküler ve romanlar olduğu kadar, nice aşklar, aşıklar, sevenler, sevilenler, aldatanlar ve aldatılanlar da vardır. Ancak bu duyguları yaşayan kişi şair ya da yazar olduğunda ‘aldattı’ demeye kimsenin dili varmaz da mı sadece dillere destan aşklarından bahsedilir? Peki aldatılan aldatıldığını düşünmüş müdür, aldatılmayı sevdiği için mi terk etmemiştir, yoksa aldandığı değerin güzelliğine mi kapılıp kalmıştır? Bu sanatçılar birilerini aldatmışlar mıdır gerçekten, yoksa kocaman kalplerine büyük dünyalar mı sığdırmışlardır? Zaten o kendilerinden büyük yüreklerinin ağırlığı altında ezildikleri için mi kimse dokunmaz onlara? O koskoca kalp vücuttan taştığı için mi kızmaz sevdalarını tadanlar?

Yoksa sevdikleri insanı başkalarının da çok beğenmesinden duydukları gurur mudur onaylama sebepleri? Herkesin beğendiğine ben ‘sahibim’ deme bencilliği?

Yoksa bu kalplerin topluma malolmuşluklarını her yönüyle kabullenebilmiş asıl koca yürekli insanlar mıdır onlar? Asla ‘sahip’ olamayacağını bildiği bir kalbi rahat ettirme arzusunun yüceliği yorgun gülümseyişlerine vurmuş mağrur insanlar…

Dünya edebiyatına çok değerli eserler kazandırmış, romanın gelişimine önemli katkıda bulunmuş yazar Virginia Woolf evliyken yıllarca Vita adlı bir kadınla aşk yaşamış ve en güzel mektuplarını ona yazmıştır. O kadar ki, muhteşem eseri “Orlando” için Vita’nın oğlu ‘dünyanın en uzun ve büyüleyici aşk mektubu’ tanımlamasını yapmış. Bu ilişkinin Virginia için önemini görebilen kocası Leonard ise her şeye göz yummuş, her anlamda eşini desteklemeye devam etmiş. Böyle davranmakla kaybının büyük olduğunu düşünseydi kalır mıydı dünyanın en derin insanlarından biri olan Virginia’nın yamacında?

 

Bursa’da hapis yatarken deli divane olduğu Piraye’sine her gün bir şiir yazan Nazım Hikmet’imizin gönlü bir süre sonra evli ve çocuklu olan dayı kızı Münevver’e kayınca kadınına yazdığı son mektubunda bu durumu dile getirip ayrılmayı talep eder. Fakat Münevver Hanımın eşi kendisinden ayrılmayınca durum iyiden iyiye karışır ve Nazım, yazdığı yeni bir mektupla Piraye Hanım’a dönmek ister: “Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana gel diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor, hakir görerek de olsa beni bir daha yalnız bırakma” Ancak Piraye kendisine geri döndüğü vakit Nazım da yeniden Münevver ile görüşmeye başlamıştır. Hapiste rahatsızlanan Nazım Hikmet’i ziyaret etmek üzere gittikleri hastane odasında karşılaşan iki kadının içine düştükleri sevimsiz durumdan sonra Piraye bir daha şaire görünmez. Hapisten çıkınca Münevver Hanım’la evlenip çocuk sahibi olan Nazım ise bir süre sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalır ve başka diyarlarda geçen on yılda gönlü Münevver’in yerine evli ve çocuklu Vera’yı koyar. Nazım’ın peşinden oğlunu da alıp Türkiye’den kaçarak Varşova’ya giden Münevver Hanım şairin hayatından çekilerek Fransa’ya yerleşir. Nazım da delicesine kıskandığı gencecik Vera’yla evlenir.

Sadece Türkiye’nin değil ince bir edebi zevke sahip birçok dünya vatandaşının hayran olduğu Nazım Hikmet şiirlerinin doğması için Piraye’nin de, Münevver’in de, Vera’nın da olması gerekiyor idiyse, ‘şair, kendi yaşamı için bu kadınları öldürmüştür’ mü demeliyiz, yoksa ‘bu kadınlar zaten şairin aşkı ve şiirleriyle var olmuşlardır’ mı? Tüm dünyanın tanıdığı Piraye örneğin, yirmi yıllık aşkları boyunca sabırla eşini bekleyen, boşanmalarından ölümüne kadar olan süreçte de Nazım hakkında hiç kimseye tek kelime etmeyen ve bir daha hiç evlenmeyen Piraye, dışarıda sürdürdüğü hapis hayatında yirmi yıl boyunca ne yapmıştır henüz gidilmemiş olan denizi, büyümemiş çocuğu, yaşamadıkları günleri ve Nazım’ın henüz söylememiş olduğu sözü beklemekten başka? Ne yapmıştır Piraye ‘Piraye’ olmaktan başka?

 

Tomris Uyar örneğin, küçük yaşta evlendiği Ülkü Tamer’le yürümeyen birlikteliklerini ayıptır-günahtır ve benzeri düşüncelerle sonlandırmasaydı, Cemal Süreya gibi bir şairin şiiri olabilir miydi? Peki ya yaptığı beş evliliğe ve satır aralarına sıkıştırılmış aşklara tutkun bir Cemal Süreya yüreği ve kalemi olmasaydı? Delice bir tutkuyla akan üç yılda yaşananları özetlediği “Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin” dizesi bile şiirsevmese bile insansever bireylerin yüreğini burkmuştur. Peki yasal olarak ‘sahiplendiği’ kadınları kızmamış mıdır yaşananlara?

İki kez evlenip boşandığı eşi Zuhal Tekkanat ‘yer yer kelebekleşmeler oldu’ diye anlattığı Süreya’sına hiç toz kondurmuyor. Kendisi başka çiçekler koklamaktan geri kalmamış olan Süreya’nın aşırı kıskançlıktan kendini kaybettiği zamanlar hakkında sorulan soruları bile onu savunarak geçiştiriyor. Hatta, inanarak mı söylemiştir bilinmez, “Cemal Süreya kimsenin değildir, herkesindir” diyerek konuya dair merakımı bir nebze gideriyor. Kadınları Süreya’ya öyle değer veriyor ki, şairin sarhoş olarak kendinden geçtiği bir gecede Zuhal Hanım ve o sırada eşi olan Birsen Hanım birlikte hareket edecek kadar özel bir olgunluğa erebiliyorlar.

Peki davranışları konusunda hoş görülen sadece Süreya mı? Tomris Uyar da Cemal Süreya ile yolları ayrılınca kendisine soyadını armağan eden Sevgili Turgut Uyar’la evleniyor ve Turgut Uyar da herkeslerin hayran olduğu bu derin kadını taşımanın güzelliği ile içiçe geçmiş gerginliğini üstleniyor. Aşkını “Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur” şeklinde özetliyor.

 

Ara sıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum.       (Senfoni)

 

Her kadında annesini arayan, sevdiğinin ‘erkeği’ olarak görülme isteğinde olan ve kendi deyimiyle ‘şefkat’ peşindeki Cemal Süreya nasıl bir sahiplenme derdine kapılıp Tomris Hanım’la ilişkisini sonlandırdıysa, aynı ‘sahip olamama’, elinden uçup gidiverecekmiş korkusu Turgut Uyar’da da baş gösteriyor ve bu durum bir dönem o kadar ileri gidiyor ki Tomris Uyar kendini kocasının bir parçası gibi hissetmekten sıkılıyor.

Kıskançlık dolu aşkıyla Tomris’e yazdığı onlarca şiirde hep kelimeler kifayetsiz kalıyor ama o, sözcüklerin yetersizliğini uzaktan hayal kurmaya tercih ettiği için mutlu oluyor. Bu sözlerle belki de yıllardır Tomris’e hayran olduğu bilinen dostları Edip Cansever’e gönderme yapıyor.

Çocuğunu kucağına aldığında yirmibirindeymiş Edip Cansever. O kadar küçük yaşta evlenmişler ki karakterleri birlikte oluşmuş. Eşi, edebiyat çevrelerine yeni yeni giren Edip Bey’e sonuna kadar destek vermiş, kurduğu sofralarla dillere destan olmuş. “Annem babama çok aşıktı. Hala aşık” diyor Edip Cansever’in kızı ve ardından bu aşkın karşılıklı olduğunu ekliyor, ısrarla bastırarak. Mümkün olamaz mı bu durum? Tomris Hanım’a aşıkken karısını çok sevemez mi Edip Bey? Bu mümkün olmasaydı şayet ve Cansever yine Tomris Hanımla içtikleri bir gecede bir peçeteye “Tomris rakıyı sevdi, bense onu…” yazmasaydı, yıllar boyu hangi dizeden bahsedebilecekti şairseverler? Dostu Tomris Uyar’a “Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç” sözleriyle rahatsız etmeden sarsan bir serzenişte bulunmasaydı?

 

Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde          
(Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir)

 

“Yerçekimli Karanfil” şiirinde şairin kendisi yaşanan bu durumları çok güzel özetliyor aslında:
 

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte 
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel 
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor 
Derken karanfil elden ele. 
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle 

 

Dostluklarını yıpratmadan birbirlerine karşı yaşadıkları hislerle sevdalar büyütüyor Edip Cansever, Tomris Uyar, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve hatta Cemal Süreya’nın Zuhal Hanım’la evlenmesi arefesinde kamyonlarını tutacak kadar destek ve “Tanrı, Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece Cemal’i” dizelerini yazacak kadar hayran olan Ülkü Tamer… Tomris Uyar’ın sözleriyle; “O kadar ki, aradaki aşk bitse bile o aynayla yaşanmış duygudaşlık anları, kıyasıya yapılmış edebiyat tartışmaları, ortak bir geçmiş kalır geriye… Yaratıcılığı körükleyen ilişkilerdi bunlar. Tiryakilik gibi bir şeydi. İki taraf da karşısındaki için esin perisiydi.
 

Belki de bunların sıradan insanların kaldıramayacağı türden ‘dostluklar’ olduğunu anladığı için gitmedi sessiz sevdalılar. Huzursuz ruhların barınağı olmayı seçmiş gönüller… Tüm benlikleriyle şiirde, romanda yaşayan ömürleri kollamaya gönüllü, en az kağıtlara dökeni kadar şiire ve edebiyata adanmış ama asla aldanmamış hayatlar.

Reklamlar