Etiketler

İngilizce’de çok güzel bir söz vardır: “Less is more” yani “daha azı daha çoktur” anlamına gelir ve bu üç sözcükle dünyanın felsefesini özetler. Hayatımızın her alanında parolamız olabilecek olan bu sözün öneminin Türk eğitim sistemine şekil verenler tarafından anlaşılması eğitimci olarak en büyük temennilerimdendir.

Köy Enstitüleri yıllarında bile gerekmeyenin yüklenmeye çalışılmamasının önemi idrak edilerek fazlalık olan derslerin müfredattan çıkarıldığı bir ülkede son yıllarda gelinen sıkıştırılmış bilgi yığını ya da yığıntısı sistemine cümleten inanç saçmalığı akıl alır bir durum değildir. Bu sistemin doğruluğunun tartışılmak istendiği her ortamda ise konu aynı yerde kilitlenmektedir: Sistem böyle, yapacak bir şey yok.Yani yılların medya dünyası tartışmasının eğitimli olması düşünülen insanlar dünyasına yansıması: Doğru olanı ve kaliteliyi mi sunmalıyız, halkın istediğini mi, yoksa halk bizim ‘halk istiyor diye’ reklamını yaptığımız ürünü mü istiyor?

 

Bakınız son aylarda güzel kentimizin ilan panolarında yer alan çeşitli okul reklamlarına:

* Şehrin ilk YDS Grubu ve öğrenci koçluğu

* En iyi okulların kapılarını senin için açıyoruz.

* Kayda değer ne varsa bu okulda [nabza göre şerbet vermenin üşengeç hali]

* Akademik başarı bizim işimiz.

* Bilingual sistemi ile İngilizce öğrenmek daha kolay.

* “Bütün ümidim gençliktedir” Atatürk

 

Atam gibi benim de bütün ümidim gençlikte ama bizim de onların yoluna engeller dizmekten vazgeçmemiz lazım. Her biri birinden kaliteli geçinen onca okulun reklamlarında yer alan sınav merkezli ifadeleri gören bir veli olsam kabuslar görüp çocuğumu okula veremezdim herhalde.

 

Dershaneden olma okullardan biri ise Cumartesi kampları, ödev takibi, haftada 56 saat ders ve üstüne bire bir etüt sunarak istenen okulların sınavını geçirmeyi garantilemiş. Dünya öğretmenlerinin, yaptıkları akademik araştırma verilerine dayanarak, kaliteli eğitim ortamlarında, ödevin gerekliliğini tartıştığı bir dünyada biz sürekli daha fazlasını istiyoruz. Haftada ellialtı saat dersin günde kaç saate denk geldiğini aklım çözmek istemedi bile. Bu mesleğin çok içindeki bir kişi olarak Cumartesi dahil öğretmenlere binecek yükü düşündüm ister istemez, akabinde de öğrenciye yansımasını. Bu kentte öğretmene 1,500 Lira vererek çalıştırabilen okullar o parayla zaten öğretmeninin yasal olarak kendine tanınan boş zaman hakkını yeterince verimli kullanamayacağını düşünüyor olmalılar.

 

Öğretmen kölesi her şeye alışık diyelim. Ya körpecik beyinler? Cumartesi günü de kampa alıp, 56 saat yorduğumuz yetmiyormuş gibi etüt, kazanım ve benzeri sınava yönelik ek çalışmalarla, yüzlerce soruluk test ödevleriyle geleceğimizi emanet edeceğimiz hale mi geliyorlar? Ne kadar sağlıklı olma şansı tanıyoruz ki hep bir ağızdan yeni nesil hakkında atıp tutuyoruz?

 

Mecburmuş gibi doğurdukları çocukları ne yapacaklarını bilemeyen anne-babaları fark eden bazı -akıllı- yöneticiler tarafından ortaya çıkarılmış olan günde en az on saat ders ve hafta sonu tüm gün okul zulmünün bütün ülkede uygulanmaya başlaması uzun sürmez. Verilen ödevleri iki günde yetiştiremeyip sinir krizleri geçiren gencecik yavrular bir günde özel kursları dahil her şeye yetişemeyince ne hallere düşecekler acaba?

 

-Markasına- çok güvenen bazı okullar ise hiçbir şey yazmaya gerek duymadan mavi, beyaz ve gerektiğince kırmızı renkleri kurnazca kullanarak büyük harflerle okullarının adını, bağlı oldukları şirketi ve hangi semtte olduklarını belirtmeyi yeterince karşı konulmaz bulmuş.

 

Yine bu tür okullardan biri mutlu çocuk resimleriyle yetinmiş: Resim yapan boyalı kız, zıplayan sarı oğlan, kahkahadan ayrılan ağzıyla kupayı kaldıran dalgalı saçlı çocuk, keman çalan, spor yapan ve benzeri, gülücükten yüzünde güller açan, hepsi sevimli, farklı ve tatlı, üniformasız küçük çocuklar. Tabii ki hiçbir tanesinde deneme sınavı sonucu eline tutuşturulmuş, ödevlerini yetiştirmesi gerektiği için hafta sonu gelip geri dönecek ablasıyla zaman geçiremeyecek olmaktan dolayı mutsuz, üstüne üstlük kendini güvende hissetmesi gereken alanı ve özeli olan evindeki özgürlüğünü ihlal etmek üzere akşam telefon edip İngilizce sorular soracak olan öğretmeninden dolayı huzursuz, ortalamasıyla dalga geçildiği için öz güvenini yitirmiş bir ortaokul çocuğu resmi görmedim.

 

Yine reklam dahilinde öğretmene verilen seminerlerde çalıştığımız için tüm okul personeli olarak neyin doğru olduğunu çok iyi biliyor ve o keman çalan, dans eden, resim yapan, üniformasız, özgür ve özgün çocukları çok seviyoruz. Ama sonra bu sevgiyi unutup yavrularımızı bozmak için elimizden geleni yapıyoruz. Ardından tüm eğitim camiası olarak sosyal medyada Finlandiya gibi ülke çocuklarının ‘daha azı’ sindire sindire ve yaşayarak öğrenebildiği örnekleri paylaşıyor, kaderimize ağlıyoruz, ‘benim elimde değil’ kolaycılığıyla. Reklamları koyanların ve o reklama göre okul seçenlerin kim olduğunu unutuyoruz.

 

Reklamlar