Etiketler

, , , , ,

Doğadaki her hayvan gibi insanlar da oynayarak büyür, ama öte yandan büyümüş insanlar oyun oynamaya devam etmezse yaşlanır. Oyun tüm yaşamımızın özündedir, oyuncağın tarihi varoluşumuz kadar eskidir ve insanlık tarihini özetleyen oyuncak müzeleri ülkemizde geç kalınmış bir değerdir. Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından Değerli Sunay Akın danışmanlığında 2011 yılında, Yat Limanında açılan Oyuncak Müzesi ise birçok kıymetli mekanla aynı kaderi paylaşarak, varlığından muteber öğretmenlerimizin bile haberdar olmadığı, seçkinliğiyle orantısız sayıda ziyaretçi ağırlayan, iki salonlu ve avlulu bir güzel binadır.

 

Çok uzun zamandır gitmek isteyip de saatini tutturamadığımı için ziyaret etme şansı bulamadığım müze, günümün en önemli hedefiydi. Müzeler Haftası olması nedeniyle ücretsiz ziyarete açılan üç müzeden (Soba Müzesi, Oyuncak Müzesi, Deniz Biyolojisi Müzesi) birisi olduğu için ziyaretçi akınına uğrayacağını ve çocuk coşkularını da izleyebileceğimi düşündüğüm için yaşadığım heyecanı, girişte bekleyen palyaçonun yitik ifadesi anında silip götürdü. Nitekim benim bulunduğum saatte müzeyi benden başka iki genç, iki yetişkin ve iki çocuk gezdi.

Oysa 1860-1980 yılları arası gibi geniş bir zaman dilimine ait benzersiz oyuncak örneklerinin sergilendiği müze sadece keyifli hatıralar yaşatmakla kalmıyor, ciddi bir sosyolojik donanım da kazandırıyor. Konularına göre gruplanıp sergilenen oyuncakları inceleyerek, hangi toplumların, çocuklarını hangi değerlerle yetiştirdiğini gözlemleme fırsatı buluyorsunuz.

Japon oyuncakların ağırlıklı olarak uzay mekiği, denizaltı gibi parçalardan oluştuğunu, medyatik Amerika’nın popüler kültürü yansıtan modelleri ön planda tuttuğunu fark ederken Türk bebeklerin ezikliğine koca koca anlamlar yükleyip tatlı tatlı gülümsüyorsunuz.

Dünya Savaşı yıllarında oynanan maket askerlerle kurulmuş cephe setleri normal geliyor da Almanların neden Kovboy-Kızılderili setleri yaptığını düşünüyorsunuz.

Amerikan oyuncaklarında geçen bira ve içkili ortam temasının normal karşılanmasını normal karşılamaya çalışıyor, çocuklardan bazı şeyleri saklamanın mı saklamamanın mı daha doğru olduğunu sorguluyorsunuz.

 

Toplumsal değerlerdeki değişimin yanı sıra kullanılan malzemenin geçirdiği evrimi ve ‘oyuncak’ kavramının gelişimini izliyorsunuz.

 

Tabii ki en sevdiğim tür olan, tahtaları ya da parçaları birleştirerek binalar üretmeye dayalı oyuncakların yer aldığı vitrine yapışırken neden Lego sergilenmediğini merak ettim. Yine çocukluğumuza damgasını vurmuş olmasına rağmen müzede hiç örneği olmayan, Legonun atası saydığım ve adının Nopper olduğunu şimdi öğrendiğim oyuncakların plastik dişlerini elimde hissettim.

 

Avluya süzülen Antalya güneşinin altında gülümseyen Kül Kedisi, kaçmaya çalışan Daltonlar ve diğerleriyle selfie çekinen gençlerin çocukluk öykülerini dinleyerek gezdiğim müzeden üzgün bakışlı palyaçonun verdiği kalp şeklindeki balonu alıp ayrılırken arkamdan seslendiğini duydum: “Çocuklarımızı bekliyoruz Öğretmenim.”

 

Yat Limanının göbeğinde sizi karşılayan kocaman kağıttan kayık heykelinin arkasında yer alan Antalya Oyuncak Müzesi Pazartesi hariç her gün 09:30-18:30 arası açık bir şekilde çocuk hasretinden kurtulacağı günleri bekliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Yakın olduğu için ikinci mekanıma gitmek üzere yola çıktım. Kale içinin daracık ve sürprizlerle dolu, tarih ve yaşanmışlık kokulu sokaklarını artık çok iyi biliyor olmanın verdiği bir özgüvenle, süratle ama detayları atlamadan Hadrian’a vardım ve Üç Kapılardan gerçek dünyaya adım atarak Atatürk Caddesine geçtim. Her ne kadar faytonlar, tramvay ve tarihi binalar hala geçmişteymişim hissi verse de kornaya yapışmış sinirli eller gergin günümüze çağırıyor.

 

İstikamet bir kitabevi. Yani on aydır özlemini çektiğim doyumsuz duyguların izi üstündeyim. Büyük bir holdinge ait zincir –kitapçı– dışında, sadece aradığınız kitabı sorduğunuz sahafların varlığı beni o kadar üzüyor ki Antalya’ya taşındığımın üçüncü ayı gibi işi bırakıp kitabevi açmayı düşlemiştim. Aylar sonra tesadüfen okuduğum bir röportaj beni mutluluktan havalara uçurdu ve tek arzum, röportajında benimle aynı fikirleri dillendirmiş olan Kitabevi çalışanlarını bulabilmek, onlara teşekkürlerimi iletip sohbet edebilmekti. Mekanı bulma uğruna attığım ilk adımlar zorlukla ve olumsuz bir şekilde sonlanınca biraz kızıp buluşma sürecinin uzamasına içerlesem de hedefimden vazgeçmedim ve tarihi Karakaş Camiinin arkasına düşen sokaklarda dolanarak Sokak Kitap Kafe’nin mütevazi tabelasına ulaştım.

 

İlk işim içeri girip raflara gülümsemek olunca kitaplarla çalışmanın dinginliği yüzüne vurmuş delikanlı derdimi merak etti. Önceki başarısız deneyimim nedeniyle kaçınılmaz olarak gelen kısa çaplı bir serzenişten sonra kitaplara bakmak için izin istedim ve yüzlerce yaşamın oturduğu raflarda gezintime başladım.

Alt katla yetinemeyip rengarenk basamaklardan üst kata taşarak tavanından kitap sayfaları sarkan bu küçücük ama sıcacık katın sakinlerini de ihmal etmemiş oldum. Yabancı dilde roman ve benzeri kitaba ev sahipliği yapan üst katta ünlü Türk yazarlardan seçkin öykülerin yer aldığı bir kitap bulmayı başarıp masalardan birine yerleştim ve limonlu sodamın serinliği eşliğinde ilk öykümün tadına baktım: Sabahattin Ali’den Bir Orman Hikayesi dinledim.

Bu üst kat sadece kafe olarak değil sizin organize edeceğiniz etkinlikler için de kullanılabiliyormuş. Bunu duyunca ne fikirler geldi aklıma bilemezsiniz.

Tatlı bir Kazım Koyuncu mırıltısı eşliğinde dekorasyonu detaylı inceleyerek sarmal merdivenlerden aşağı süzüldüm.

İyi niyetli gözleriyle baktıkları dünyada kötülüğe bir sebep bulamayan tüm insanların yapacağı gibi beni içeride yalnız bırakıp dışarı çıkan gençler sayesinde bir süreliğine mekanın ruhuna sahip oldum.

Bir şeyler kaçırmış olmayayım diye onuncu kez turladığım raflardan yayılan şiirleri dinledim, fotoğraflar çektim, elledim, kokladım, her biri ayrı şaşırtıcılıkta yaşamöykülerinin bunca karmaşasını barındırmasına rağmen eşsiz bir harmoni sergileyen kitabevinin huzurlu şarkısına tanık oldum. Biri beş lira, diğeri yedi lira olan iki yeni kitabımın ve birbuçuk liralık sodamın parasını vermiş gidiyordum ki çay ikram etmek isteyen üç güzel insana hayır diyemeyerek -sokaktaki- masaya, yanlarına iliştim. Kendimden bahsettim, ağızlarından dökülen sözcükleri izledim, kitabevinin öyküsünü dinledim. Çok zor ama saygın bir mesleğe adım atmak üzere olan ve Internetteki problemimi çözmeye çalışan hanımlara saygı duydum. Sadece kapının önündeki mıknatıs (magnet) ve kartlara bakan genç grubu izleyerek daha aydın bir Türkiye ve kapanmak zorunda kalmayan kitabevleri için dilek tuttum.

Derin kokular ve ışıltılı gözlerle vedalaşarak balondan kalbimi kucakladım, deniz kenarından Falezlere yürüdüm, bakkal biram eşliğinde öykülerime devam ettim. Parasız bir şey yapılamaz diyenlere inat, bana en fazla yirmi liraya mal olan ama sonsuz bir doyum sunan olağanüstü bir gün yaşadım.

 

——————————————————————————————————

LİNKLER:

Oyuncak Müzesi Facebook

Sokak Kitap Kafe Facebook

Oyuncak Müzesi Sitesinde Bir Yazı

Gelişim Uzmanı‘ Yazısı

Onur Göksel – Oyuncaklar Üzerine

Reklamlar