Etiketler

, ,

Hayatımızdan çıkmasını yaşam standardımızın yükselmesi olarak görsek de özlemiyle kudurduğumuz aletlerdendir soba. Zahmeti çoktur, çaba ister, ilgi ister, bakım ister, ama kolay elde edilemeyen şeylerin verdiği keyfi sunar. Çıtırtısıyla kulağınızı, kokusuyla burnunuzu okşar. Üzerinde demlenen çayın keyfi, patlatılan kestanenin tadı doyumsuz olur. Sıcacık kadın gibidir; yakmayı bilirseniz ateşi bütün gece sürer, sadece bedeninizi değil ruhunuzu da ısıtır. Kolay kaloriferlerin geçici hazzına benzemez. Cefakar kadınlarımız misali bize iyi bakar, yemeğimizi yapar, çamaşırlarımızı ısıtır, yuvamıza saçtığı kokularla enerjimizi yüksek tutar, günümüzü mutlu kılar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Tekrar tekrar inip çıktığım beş katının çocukluğum tadındaki sarmal basamaklarında dolaşırken iç dünyama bu düşünceleri yerleştiren Antalya Soba Müzesi dimağımızda yaşattıklarıyla beş duyumuza hitap edebilen ender mekanlardandır. Üst kata çıktıkça biraz daha daralan binanın giriş dahil üç katında tarihsel bir süreç şeklinde sobanın hayatımıza girişini ve gelişimini seyre dalarken Türk toplumunun sosyo-kültürel yapısından izlerle sarsılırsınız. En üst katta Sunay Akın’ın bağışladığı soba şeklindeki oyuncakları ve Zihni Sinir Soba Procesini görebilirsiniz.

Tertemiz bir tuvaletin de yer aldığı en alt katta yani girişin bir altında ise sergi salonu ve multimedya salonu bulunur ki burası benim favorim oldu.

Görmüş olmak için gezenlerden değilseniz rahatlıkla bir-iki saatinizi ayırmanızı talep eden müzenin karanlıkta daha ateşli bir kırmızı halini almış bu en alt kat duvarlarında koca bir tarih yatar. ‘Burada bir şey yokmuş’ diye geçmek yerine en çok zamanı buraya ayırarak sergideki bilgi panolarını tek tek okuyup sindirmenizi ve müzeyi gezmeye bu kattan sonra başlamanızı öneririm. Ateşin keşfinden başlayan yolculuğunuz tutsak alınabilir ısı kaynağına erişimle yeni icatlara ve hatta sanayi devrimine varıyor. Türkiye’ye ilk gelen sobaları görüyor, ilk Türk sobasının yapılışının öyküsünü okuyor, Avrupai sobalarla yerli benzerlerini karşılaştırma fırsatı buluyorsunuz. Üstüne bir de mini multimedya salonuna geçip TRT yapımı belgeselleri izleyince tüyleriniz diken diken yüreğiniz pır pır vaziyette üst katlardaki köşesiz sergi köşelerine hazır hale geliyorsunuz.

 

Bilgiyle yüklenip daha doğru bakmaya başlayan gözlerimiz gördüklerini özümseyemeye hazır olsa da yüreğimizdeki boşluklara bir parça daha çalışmak gerekmektedir. Onun da imdadına tüm duvarlardan bizlere seslenen satırlar yetişir. Türkiye’de (ve büyük olasılıkla dünyada) bir ilk olan soba-yazın ilişkisi teması bu eşsiz müzenin ve dolayısıyla tasarımcısı olan Sayın Ayhan Doğan’ın en büyük gurur kaynağı olmalıdır. Türk edebiyatının seçkin eserlerinde yer alan ‘soba’ unsuru büyütülerek duvarlara yerleştirilmiş yapraklardan sarkar. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Oktay Rifat, Aziz Nesin, Cemal Süreya, Halide Edib, Bedri Rahmi, Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Rıfat Ilgaz, Külebi ve Sevgili Nazım ile bir soba başında sohbet ettiğinizi zanneder, 12 Eylül canlandırmasındaki kitapları okumaya çalışarak içlenirsiniz.

Müslüman halkının ocaklarla ısındığı ve soba fikrine direndiği Türklere soba batıdan geldi. Batı ülkelerine gidip gelen Osmanlı aydınları ve Devlet Adamları oralarda gördükleri bu yeni ısınma aparatını ülkelerindeki konaklarına taşıdılar. Diğer taraftan Rusya’ya çalışmaya gidenler sayesinde özellikle Karadeniz’de soba yaygınlaştı. Derken Atamızın teşvikleriyle Şakir Zümre Türk sobaları piyasaya girdi.

Cenevre’de hukuk okuyan, Fevzi Çakmak’ın akrabası, Mustafa Kemal’in arkadaşı olan Şakir Zümre üstün hizmetlerinden dolayı savaş yıllarında madalya almıştı. Bir fabrika kurarak ülke savunmasında kullanılmak üzere silah, cephane ve hatta uçak bombası üretmiş ve ihraç etmiş, ancak II. Dünya Savaşından sonra bu işe son verip soba üretimine geçmişti. Ölümünün ardından uzun süre direnemeyen fabrika 1970’de kapatılmıştı. Ekonomik ve kullanışlı ürünleriyle yıllarca Türk halkına hizmet vermiş olan Şakir Zümre Fabrikası sobaları ‘Köylü’, ‘Zümre’, ‘Çiftlik’ gibi modellerle her sınıf mensubu ailenin evine yerleşmişti.

Ancak tabii ki günümüze kadar gelebilmiş olan sobalardan en güzelleri olan çini sobalar saraylarda kullanılıyordu.

Bir zamanlar statü göstergesi olan soba benim çocukluğumda her evde yerini almış, baş köşeye kurulmuştu. Günümüzde belli bir gelir düzeyinin altındaki yaşamların nasiplendiği soba keyfi, barındırdığı güzelliklerin kucağında bir tezatlar yumağı sunar. Klimalı arabamızla gelip geçtiğimiz köylerden yükselen soba dumanları çocukluğumuzun anılarına seslenir: Kış başında gerçekleşen soba kurma töreninin illaki kavgayla karışık güzelliği, kirlenen evin anne yüreğinde yarattığı karaltı, donarak beklenen tutuşma anı, ilk çıtırtıların anons ettiği doyum olmaz beste, mandalina kabuklarının kokusu, ağır ağır demlenen çayın tadı, maşayla kapağı açıp odun atabilmenin çocuksu telaşı, banyo yapınca dizlerimizin üstüne yerleşip önüne tünediğimiz ateşli yürek, evin en kıymetli köşelerinin sahibi olan kediyle yer kapmaca oynayan çocuğun kırmızı yanakları, gazeteyle doldurmamamız gerektiğini bildiğimiz halde çabuk tutuşmasının kolaylığına yenilip gizli gizli tıkıştırdığımız buruşturulmuş gazete parçaları, yakalanmaması gereken özellerin imha edilmesindeki suç ortağı, ellerimizi ısıtan narin borular, okul gezisinde toplanan kozalaklar…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Köy kahvaltısı tabelasını görünce duyduğumuz mutluluk ve heyecanın başlıca sebebi çıtır çıtır yanan, mis gibi kokan, cayır cayır ısıtan bir sobası olma ihtimalidir ama nedense o büyülü aleti evde barındırmak bir o kadar güçsüzlük göstergesidir. Sonsuz mutluluğu elde etmek için gereken güce sahip olamamanın güçsüzlüğü değil bu güce sahipseniz sizde olduğu düşünülen güçsüzlüğün göstergesi. Oysa gerçek güç samimiyette saklıdır, özgüvene ve inanca sığınan içtenliktir. Bacası tüten evcikler daha bir güçlü görünür çünkü sobalı insanlara kalorifer peteklerinin soğukluğu sinmemiştir henüz. Kapılarını tıklattığınızda evleri gibi yüreklerini de açıverirler size sıcacık gülüşlerle. Nitekim, sergiledikleri soba öykülerini ciğerlerine çekmiş güleryüzlü müze çalışanları aynı içtenlik ve inançla karşıladılar beni. Altı lira olan bilet fiyatının öğretmene üç buçuk lira olduğunu görüp henüz gelememiş olan öğretmen kartıma hayıflanınca tüm samimiyeti, inancı ve artık maalesef birçok kurumda olmayan özgür karar alabilme güzelliğiyle “Öğretmensiniz madem size inanıyorum, öğretmenler yalan söylemez” diyerek yüreğimin çok derinlerindeki bir yaraya ilaç olduğunu fark etmeyen o inisiyatif sahibi özgür bayana armağan etmek isterim bu yazımı. Binanın hemen yanındaki Fikret Otyam Sanat Galerisinde oturan bu bayanlar sobalar gibi yitirmeye başladığımız sıcacık değerleri ve saygıyı anımsattı bana. Binanın kilitli kapısını açıp gerekli bilgiyi verdikten sonra kapıyı kapatarak geçmişle hesaplaşma sürecimde iç dünyamla arama girmeme saygısını göstermeleri de cabası oldu. Müzede geçirdiğim birbuçuk saat boyunca sobaların, insan öykülerinin ve geçmişin hakimi oldum. Belgesel dışında duyduğum tek ses yanından geçerken çıtırdamaya başlayan bir sobanın içime işleyen melodisi idi. Adım başı kamera olmayan binada müze gezme bilincine erişmiş insana olan inancı kokladım. Bu müze ailesine çok saygı duydum ve kocaman bir huzurla müzenin diğer kapısından dış dünyaya aktım.

 

Kentin en merkezi yerlerinden birinde yani Kale girişindeki Saat Kulesinin az ötesinde bulunan Dönerciler Çarşısının karşısındaki Demirciler ve Sobacılar Çarşısının yanıbaşında bir soba misali gökyüzüne yönelen Soba Müzesi nedense Antalya’nın yerlileri tarafından bile pek bilinmeyen ve takdir edilmeyen bir mekandır ancak 11 Şubat 2013 günü açılışı yapılan müze binası sosyo-ekonomik tarihimizi yaşatmak adına benzersiz bir hizmet vermektedir.

 

 

 

——————————————————————————————————–

LİNKLER:

Soba Müzesi Facebook
Ben Ölmeden, Güven Turan
Full Antalya, Arzu Taşkın

Reklamlar