Etiketler

, ,

Bugün Marakeş’ten ayrılma günümüz. Şaka-maka alışmışım bu kente, içim buruldu. Son kez güzel bir kahvaltı etmek üzere aşağı inip üzerinde dumanı tüten havuza bakan bir masaya yerleştik. Dünkü Arap kalabalığı bugün yerini Fransız kokoş grubuna bırakmış. Transparan bluzleri ve yapılı saçlarıyla masa masa dolaşıp sahne sesleriyle herkese tek tek “Bonjuuu! Savaaaa?” diyerek hal hatır soran teyzelerin bu enerjiyi nereden bulduğunu düşünüp normal hayatları hakkında fikirler yürütürken salona inen basamakların başında drama queen belirdi: Derin göğüs dekolteli yeşil şifon döpiyesi ve topuklu ayakkabılarını sarı payetlerle bezeli şapkası ve altın ışıltılı farıyla tamamlamış seksenlik dilber basamakların başında durup tüm salonun kendisini gördüğünden emin olduktan sonra olağanüstü bir albeniyle aramıza karışıp masaları dolaşmaya başladı. İnce sahne sesiyle bonjuuuuladığı her masaya kıyafeti hakkında bilgi verirken fark ettim yüz felci geçirdiğini ve ağzının kaydığını, bir de sohbet ettiği arkadaşlarının arkasından güldüğünü. İster istemez o kıyafetiyle alıp Jemaa el Fna’ya koydum O’nu. Bu kostümüyle mi daha çok yakışırdı yoksa dün gördüğüm şeker pembesi bol tüylü kıyafeti ve şapkasıyla mı? Biz iki kişi bir valiz yapmıştık da O kaç bavulla gelmişti acaba? Ne için gelmişti? Afrika’nın gizemli dünyasında çekilmiş filmlerdeki aristokratı mı oynuyordu kendi yarattığı setinde? Bu otelden dışarı çıkıyorlar mıydı ki hiç? Peki balkona çıplak çıkan ve otelin neresine gitsem, ne zaman gitsem karşılaştığım Fransız amca hiç suklarda dolaşmış mıydı? Belki de sadece Avrupa’nın çetin kışını ekmek elden su gölden, sıcacık ve ucuz bir ülkede geçirmek için geliyorlardı buralara. Her türlü kaprisi de yapıyorlardı personele.

 

Fransız grubun dünyasından sıyrılmayı başarınca odaya çıkıp eşyalarımızı topladık, tertemiz odada tam anlamıyla rahatımızı sağlayan güleryüzlü temizlik görevlisine büyük bir zevkle bahşişimizi vererek resepsiyona indik. Sanırım bunca garip insanla karşılaşmanın sonucu olarak tüm personel bize çok sevimli davranıyordu.

 

Hesabı öderken fark ettik ki bahsi geçen tüm fiyatlar toplanınca ortaya çıkan edere %10 KDV ekleniyor. Örneğin booking.com fiyatıyla kaldığımız odanın bir gecelik ücreti 605 Dirhemdi ama öderken 60.5 Dirhem daha ekleneceğini unutmamak gerekiyor. Onbeş dirhemlik suya da + 1.5 Dirhem. Turist başı €2 şehir vergisi de olduğundan daha önce bahsetmiştim zaten. Tabii otelde olunca böyle çıkıyor karşınıza. Yoksa suya altı dirhem diyen bakkal amca üstüne bir daha vergi istemiyor.

 

Parasal kontrol takıntıları var tabii. Ülkeye yüksek meblağda Euro filan sokmak isterseniz bildirme zorunluluğunuz olduğu gibi ülke sınırları dışına da dirhem çıkaramıyorsunuz. Dolayısıyla ATM’den para çekerken çok düşünür olduk.

 

Tüm beklenmedikleriyle yaklaşık 3,000 Dirhem tutan dört gün – dört gecelik Hotel Chems maceramız kağıt üzerindeki sıfırlarla anormal görününce kızcağız bir sürü açıklama yapmaya geçti ama yarısını peşin yarısını kredi kartıyla ödediğimiz Marakeş sefamız için cebimizden çıkan aslında aslında 400 TL kadardı.

 

Bunu algılayınca daha bir keyifle ama şimdiden özlemle attık kendimizi yollara bir kez daha. Gara doğru az yürüyünce taksiye binesimiz geldi ve yoldan geçen ilk araca el ettik ama bizim algılayamamamız neyse de şoför tam polisin ve zırhlı aracın kestiği yolda durunca çekiverdiler arabayı! Sanırım ilk gecenin acısı yanlış yerden çıktı. Bu bahtsızlıktan dolayı kah gülme krizine girip kah treni kaçırırsak diye telaşlanarak bir süre daha yürüdükten sonra normal bir şekilde taksiye binmeyi başarabildik ve Haled’in kahkahalı sohbetiyle gara yirmi dirheme ulaştık.

 

Garların vazgeçilmezi olan tuvalet ziyaretini gerçekleştirdim önce ama henüz bir tren gelmiş olduğu için aşırı kalabalıktı ve resmen anlamadığım diller konuşan, sırf gözden ibaret kadınlarla tuvalet kapılarında dövüşeyazdım. Bu etabı da geçince Kazablanka trenine binmeye hak kazandık. Bu kez L’Oasis (loazi) durağı yok. Havaalanına da değil kent merkezine gidilecek. Casa Voyageurs istasyonuna kesilmiş biletlerimizde kişi başı 90 Dirhem yazıyor. İkinci sınıf vagonlarımızda koltuk numarası yok.

İlk atladığımız vagonda gayet rahat görünen deri koltukları görünce hemen atladım. Geldiğimiz trenden çok farklı bir tren olduğu ve sadece  ikimize ait bir alanda gideceğimiz için rahatlayarak kendimi koyverdim ve dinlenmeye geçtim. Gezmek tozmak güzel de o hay-huyda insan yoruluyor. Biraz daha yaşlanınca turlarla mı gezeceğiz acaba?

 

Trene binen yolcuların kadın ya da erkek yanı olmasına bakmaksızın ikili koltukları dolduruşunu izlemek hoşuma gitti. En modern görünmeme rağmen en çok ben tutucu kaldım. Ben o güzel genç kız olsam o delikanlının yanına oturmazdım. Yol boyu ikisi de birbirini rahatsız edecek hiçbir davranışta bulunmadı nitekim ama demek ki bizim ülkemizde bu işler böyle olamıyor.

 

Trende izlediğim diğer bir ilginç konu da bireylerin rahatlıkla cep telefonlarının sesini dışarı vererek müzik veya ezan dinlemesi ve bu duruma kimsenin müdahale etmemesi. Bir rahatsızlık belirtisi bile göstermediklerine göre rahatsız olmuyorlar demek ki.

Öte yandan bu tür toplumlarda hep gözlemlediğimin aksine çocukları çok sakin, sessiz, huzurlu çocuklar. Şımarık değiller.

 

Alışkanlık yapınca trende bir mini Pringles daha patlattık 18 Dirheme. Sabit fiyat demek ki. [Sonra havaalanında gördüm bu meretleri. Küçükler €2, büyükler €4,5 idi.]

 

Gayet hızlı, rahat, sakin ve keyifli bir şekilde 3-3,5 saat arası bir sürede Casablanca’ya vardık. Bir kısım halk inmeyince şüphelensek de biz indik. İnerken de gördüm ki bu trenin de bir kısmı sekiz kişilik kompartmanlarlı vagonlardan oluşuyormuş. Tesadüfen rahat koltuklarda gelmişiz ama öncesinde okuduğumuz kaynaklara bakarak biz Fas trenlerinin tamamen kompartımanlı olduğu sonucunu çıkarmıştık. Birinci sınıfta altı kişilik, ikinci sınıfta sekiz kişilik kompartımanlar var diye. Değilmiş.

 

Kazablanka’ya varınca gardan çıkıp caddeyi geçtik ve tramvay yolunu takip ederek dümdüz yürümeye başladık. Medina’ye kadar giden tramvaylara binmeme sebebimiz tabii ki kenti daha iyi anlamaktı.

Nitekim tam Akdeniz kentleri havasında caddeye bakarak oturulan kafelerden birine yanaşıp muz suyu (jus de banana) içerken yan masadaki gencin içtiğine gönlümüz kayınca hemen onu da denedik. Tabii bayağı bildiğiniz ayıp bir şekilde parmağımızla göstererek istemiş olmamıza rağmen bir kağıda küçük küçük doğranmış meyvecikler getirdiler önce (ki biz önden gelen ikram sandık), ama masalardan birinde oturan tek bayan ayılıp da duruma müdahale edince geldi avokado suyumuz. İçine badem de koyuyorlarmış. İçeceğine özendiğimiz genç bir avuç getirip ikram etti. Bademleri de avokado suyu da (Jus d’Avocat) aşırı lezzetliydi. Doymuş olduk. Muza 7, avokadoya 10 Dirhem verip enerji depolayarak kalktık.

Burada kadınlar daha girişken, çalışkan ve zeki görünüyor. İngilizce bileni de daha fazla. Erkekler ise sadece daha fazla para nasıl alırıma kilitlenmiş gibi elhamdülillah.

 

“Kazablanka’da hiçbir şey yok” diyen öyle çok yazı okumuştum ki, eski binalarının Akdenizli mimarisi ve geniş caddelerinde yaşayan ruh beni şaşırttığı kadar etkiledi de. Ancak insanlarının gözlerinde Marakeş’te olmayan rahatsız edici bir ifade vardı sevmediğim. Marakeş’e indiğim ilk gece dolaştığım sokaklara bir Bentderesi yakıştırması yapmıştım ama asıl Ulus ruhu bu bakışlardaydı. Büyük şehirde hayat bulma mücadelesi veren küçük insan bakışları. Marakeş’te bizi gara götüren taksici Haled söylemişti zaten Kazablanka’yı neden sevmediğini. Annesi babası Kaza’da olmasına rağmen Marakeş’te yerleşmiş olmasını ‘büyükşehrin büyük stresi’ diye özetlemişti şen Haled.

 

Büyük şehir mesafeliliğini hiç özlememiş olduğumu Best Western Otel’de bizi karşılayan yavşak kocamanın tavırlarını görünce hatırladım. Belli ki deniz gören iki oda koymuşlar siteye reklam amaçlı ama gerçekte odaların çoğu karşı binanın pencerelerine bakıyor. Kahvaltı hariç oda fiyatı burada 660 Dirhem + iki kişinin şehir vergisi 39,60 Dirhem (Taxe de Séjour) + %10 KDV (TVA) 63,60 Dirhem. Gerçekten iyi bir hizmet aldığınızda bir şey sorgulamıyorsunuz da bir hiç için 700 Dirhem verince o para gözünüzde büyüyor. Resepsiyondaki yaşlıcana adamın Türk filmlerinden bildiğimiz parababası kılıksızlığı da cabası.

 

Düdük gibi sivrilen otelin yedinci katında yer alan beş-altı odadan 703 numaralı olanı bizimdi. Rahat ve temiz ama sıradan olan odanın en güzel yanı tüm Best Western’larda gördüğüm üzere su ısıtıcısının olmasıydı sanırım. Bir de, hiçbir şeye dokunmayacak olsak da ağzına kadar dolu minibarı ve içindeki 10 küçük viskicik, üç bira, sular, sodalar, çerez, çikolata, meyve suyu, vb. Miniminnacık flag bira 30 Dirhemdi örneğin (+ %10) ve en en küçüğünden viskiler 60 Dirhem (+ blah blah).

 

Otelin en facia yanıysa klozeti banyodan ayırıp küçük bir odacığa tıkmış olmalarıydı. Bu durum her an iyi bir şey de olabilirdi, ama sorun şu ki, klozetin yanında su edinip el yıkanabilecek hiçbir aparat yoktu. Fas’ın, tuvaletlerinde taharet musluğu olmayan bir Müslüman ülke olduğunu anlamıştık zaten ama ihtiyacınızın ardından elinizi yıkamaya başka bir odaya geçmeniz gerekmesi tolerans sınırlarını zorlayan cinstendi.

 

Odayı üs olarak kullanıp kendimizi dışarı attık. Medina çok yakında olduğu için önce oradan başladık keşfe ama Marakeş’in güzelim suklarından sonra burası bildiğin pazar yeri gibi kalıyordu. Afrika’nın diğer kesimlerinden gelmiş, kaymış gözlerle bakan ablalar da cabası. Özgün bir şeyler ise zaten yoktu. Gereksiz görünen mekanın duvarlarından sıyrılıp bir süre tahmini yürüdükten sonra yine hiç İngilizce bilmeyen birilerine yol sorduk. Bu arada, meraktan mıdır, Müslüman ayıp anlayışından mı, yoksa düzeyi algılayamamaktan mı bilmiyorum, “İngilizce biliyor musunuz” diye başlayınca iyi bileni de hiç bilmeyeni de “lidel” (little) şeklinde yanıtlıyor ve böylece iki saat kıvranıyorsunuz. Sonuç olarak bu gruptan tek anlayabildiğimiz, gezebileceğimiz yerlerin çooook uzakta olduğu, illa taksi tutmamız gerektiğiydi. Yine aynı hikaye… TUTMAYACAĞIZ.

 

O yorgunluk, kızgınlık ve aldatılmışlık (odayı deniz manzaralı vermediler diye) hissiyle geldiğimiz yolu geri dönüp, neredeyse tüm ana caddelerin birleştiği Birleşmiş Milletler Meydanındaki Hyatt Regency Otelini bir kere daha geçerek bu kez liman yolunu tuttuk. Sidi Belyout Caddesinde sivrilen dokuz katlı Best Western Toubkal Otelinden dümdüz aşağı inince beş dakikada hem limana hem de Casa Port tren garına varıyorsunuz. Böylece daha önceleri anlamlandıramadığımız Kazablanka trenleri konusu biraz daha netlik kazanmış oldu: Kazablanka kent merkezinde iki tren istasyonu var; bizim indiğimiz, iç kısımda kalan ve tramvay hattının başında bulunan Gare Casa Voyageurs ve biz orada inerken neden inmediğini anlamadığımız diğer insanların vardığı, limandaki Casa Port garı ki burada insek otele hemen varacakmışız, ama o zaman da kentin içinde Mohammed V Bulvarı (evet Fas’taki birçok yerin adı ya Hassan ya Mohammed) boyunca attığımız turu gerçekleştiremeyecektik. [Not: Sonradan okuduğum bazı forumlar Marakeş treninden Casa Port’ta inilemeyeceğini yazıyordu, planlanan bu ise iyi araştırmak lazım.]

 

Limana çıkınca sola dönüp cadde boyunca yürümeye başladık. Cuma olduğu için bütün halk dışarıdaydı. Almohades Bulvarına açılan eski Medina’nin duvarları dibinde yer alan parklarda oturan aileler, denize yöneltilmiş askeri toplarla fotoğraf çekinen delikanlılar, Medina’nın kapılarından başlayan merdivenleri inip çıkan turistlerle doluydu her yer. Kaza’da bir günüm daha olsa kesinlikle bu tarafın altını üstüne getirirdim. Tam anlamıyla bir eski Akdeniz kenti görüntüsü sunan yapıların sıralandığı bulvarın sonunda Rick’s Café selamladı bizi.

Unutulmaz Casablanca filmindeki ölümsüz aşkın mekanı diye her yıl yüzlerce insanın görmeye geldiği kafenin Fas turizmi için önemi tartışma götürmez (filmin aslında burada çekilmediği söylentisine rağmen), ancak sabah kahvaltısıyla duran bu iki bedenin açlığını burada sonlandıracak kadar parası olmayacağı da tartışmasız bir gerçek olunca “as time goes by Rick” dedik ve sola kıvrılıp Sour Jdid Bulvarını takip ederek Hassan 2 Camii’ni hedefledik. Amaç camii gezmek değil, denizi görebileceğimiz bir noktaya varmak.

 

Rick’in bitişiğindeki araba tamircisi fakir bir mahalleye girdiğimizin habercisiymiş.

 

Royale Naval (Royal Navy – Kraliyet Donanması) okulunu geçtikten sonra gelir düzeyi son derece düşük olduğu anlaşılan insanların mutlu mesut caddede futbol oynadığı bir semtte bulduk kendimizi.

Devamında da oldukça geniş bir alana kurulmuş ihtişamlı Hassan II Camii (La Grande Mosquée Hassan II). Atlas Okyanusunun üzerine inşa edilen bu ibadethane yurt dışından gelen eşyalarıyla, alttan ısıtmasıyla, açılır-kapanır tavanıyla bir milyar doların üzerinde bir paraya mal olmuş ve yapım aşamasında halk da para vermiş. Yani bir yandan Allah’ın tahtının suyun üzerine kurulduğu göstermek bir yandan da gösteriş yapıp ‘en harikasını biz yaptık’ diyebilmek için yapılan camii için herkes vermiş. Aynı caddenin gerisinde gördüğümüz evlerin sahipleri kendi yaşantısına tezat bir görkemle yükselen camiye vermiş. Hassan 2 Salak Osman 4 vermiş.

 

Gezmek isteyenler için Cuma hariç her gün belli saatlerde rehberli tur varmış.

Halkın geri kalanı da buradaydı anlaşılan. Birazı duvarın üstünde oturmuş Atlantik’i izliyor, birazı da aşağı inmiş kayaların üstünde hoplayıp zıplayarak denizle oynuyordu. Eğlencelik olarak da dolaşan tablacılardan haşlanmış nohut, haşlanmış iç bakla ve salyangoz alıp yiyorlar. Bunların da işimizi görmeyeceğini anlayıp yolumuza devam ettik.

Önceleri Atlantik’in sularına, camiinin önündeki sis perdesine, ilerideki deniz fenerinde patlayan dalgalara ve gökyüzünün renkten renge girişine bakarak yürüyorduk, iyidik güzeldik, ama hava kararınca zevkli olmaktan çıkmaya başladı iş. Güzel restoranların olduğunu okuduğumuz bölgedeydik, hala karnımızı doyuracak bir yer bulamamıştık, uzaktan izlediğimiz deniz fenerinin yanındaydık ama hem aç, susuz, yorgun olduğumuz hem de hava karardığı için feneri çevreleyen bir avuç fakirhanenin olduğu otantik görünümlü sokağa dalıp fenere gidemedik.

Yol devam ediyordu ve “oraya kadar gidemem” dediğim ileride görünen ışıklı bölgeye ne kadar sonra vardık bilemiyorum, hala bir şeyler yiyememiştik. Aradığımız öğle yemeği oldu yatsı yemeği. Villa Blanca diye lüks bir otel restoranını, Brooklyn adlı bir gece kulübünü geçtik. Evler villa halini aldı, arabalar lüksleşti. Bir AVM, bir McDonalds, Pizza Hut derken tam ümidi kesiyorduk ki bir dönerci çıktı karşımıza: Aladdin Shawarma. Kilometrelerce yürüdükten sonra oturunca bacaklar ne tatlı sızlar bilirsiniz. Güler yüzlü garson gençlerin getirdiği lezzetli birer falafel iyi geldi. Üstüne de shawarma’yı öyle bir lüpletmişim ki uzun zamandır hiç böyle soluksuz kalasıya yemek yememiştim.

 

alddn

Falafeli ana yemek niyetine sandviç şeklinde de getiriyorlar ama bir önceki olumsuz falafil deneyimim nedeniyle tabakta tek bir tane istedim. O zaman bizdeki içli köfte misali tanesini beş dirhemden getirdiler. İçecekler onar dirhemden satılıyordu. Tavuk ve et seçeneği olan shawarmanın fiyatını not almayı unutmuşum. Çeşit çeşit sosu ve lezzetli minik ekmekleri ücretsizdi tabii.

 

Kalktığımızda bacaklar kütük gibiydi. O sırada yapılabilecek en güzel şeyi yaptık: Taksiye binip otele yollandık. Tam olarak geldiğimiz yoldan dönen taksi ne facia bir yol yürüdüğümüzü göstermiş oldu.

Camiinin karşısına düşen palmiyelerli bir caddeyi merak ettim giderken. Bir de aydınlık olmadığı için göremediğimiz plajları.

 

Duty Free viskimizin sonunu içip nefis bir uyku çektik.

 

Reklamlar